Hicri : -0 Muharrem 1436 , Miladi: 23 Ekim 2014
07 Haziran 2012 - 19.Numaralı Mektup

 

 

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي قَالَ فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ؛ اَلَّذِي خَلَقَ فَسَوّٰى، وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدٰى، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي قِيلَ فِي حَقِّهِ؛ وَلَسَوْفَ يُعِطْيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى، وَعَلٰى أٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الَّذِينَ طَرِيقَتُهُمْ أَقْوَمُ وَأَهْدٰى

Kıymetli dinleyenlerim, okurlarım, sevenlerim, takipçilerim, âhiret kardeşlerim! Eğer hayatta kalırsak her geçen gün bizi birbirimize biraz daha yaklaştırmaktadır ki benim tek derdim, cemaate, sohbete, tefsire ve kitaplarıma hizmete bir an önce kavuşmaktır. Yoksa zaten dünya zevklerinin birçoğundan mahrum olarak yaşayan biri olduğum için dışarıda özlemini çektiğim bir şey yok.

Devamlı yazdığım gibi en büyük hedef rızâ-i ilâhiye nâiliyet ve iltifât-i Rabbâniye mazhariyettir. “Reşehât-ı şerîfe”de zikredildiği üzere; Müslümanlığın zirvesi, teslimiyet ve tefvizdir. Sadık kul kendi ameline bakmaz, Hakk’ın kazâsına rıza gösterir. Rıza makamını şöyle anlatayım; bir kötülükle karşı karşıya kalan kimse eğer kendi nefsinin kulu ise ızdırap çeker, yok şayet nefsinin kulu değil de Hakk Te‛âlâ’nın kulu ise ızdırap çekmez.

Şairin dediği gibi:

“Ne gelirse gelsin kader hanında,
İster kum ister yaş.

Önüne getirilen yemeğe deme zehir,
Şekerdir o aş.”

Rabbimiz:

﴿وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ
مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ﴾

“Andolsun ki elbette sizi (koruduğumuz bunca belâya nazaran) çok az bir şeyle; korkuyla ve açlıkla, bir de mallardan, canlardan ve mahsullerden biraz eksiltmeyle mutlaka imtihan (edenin muamelesine tâbi) edeceğiz. (Habîbim!) O (belâlara) sabreden kişileri (cennetle) müjdele(Bakara Sûresi:155)kavl-i şerîfinde bizi mutlaka imtihan edeceğini beyan ediyor, benim başıma gelenlerde korku var, açlık var, malların ve ürünlerin eksilmesi var, yok yok ama sabredenlere müjde var, hem de sonsuz müjdeler, bitmez tükenmez nimetler. Eğer başıma bu belalar gelmeseydi bu müjdelere nâil olmam düşünülebilir miydi?! Onun için bu musibetleri Allâh-u Te‛âlâ’nın çok güzel bir tecellisi olarak değerlendirmek lazım.

Büyük şeyh Efendi Mustafa İsmet Garibullar (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:

“Kahır sıfatıyla Allâh tecelli,
İderse sâlike ni‛met tecelli.”

Hâsılı her işte Rabbine itimat eden, işlerini O’na ısmarlayan, sabredip razı gelen rahat eder, bize anamızdan, babamızdan çok acıyan, kerem buyurup rızıklarımızı irsal buyuran ve her yaptığını hikmetle yapan bir Zat bize boşuna eziyet eder mi?!

Onun için bütün hâcetlerimizi, yemeği ve nefsanî isteklerimizi bir yana bırakmalıyız. Başımıza gelenin neden geldiğini, niye bizi bulduğunu karıştırmayıp her işin yerli yerince olduğunu, sabredersek sonunun hayır olacağını, en dar zamanda bile Rabbimizin bize bir kapı açacağını ve derdimize derman halk edeceğini yakinen bilmeli ve Mevlamız’ın fiillerini güzel görmeliyiz.

Büyük şeyh Efendimiz’in “Ekmel-i ehlillâhtandır” yani evliyanın en mükemmellerindendir buyurduğu İbrahim Hakkı Erzurûmî (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi:

“Sen Hakk’a tevekkül kıl,
Tefvîz et ve rahat bul,
Sabreyle ve razı ol,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Hallâk-ı Rahîm oldur,
Razzâk-ı Kerîm oldur,
Fe‛aâl-ı Hakîm oldur,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Bil Kâdıy-ı hâcâtı,
Kıl O’na münâcâtı,
Terk eyle murâdâtı,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Deme niçin şu şöyle,
Yerindedir ol öyle,
Bak sonuna sabreyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Hoş sabr-ı cemîlimdir,
Takdiri kefîlimdir,
Allâh ki vekîlimdir,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Nâçar kalacak yerde,
Nâgâh açar ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”

Gerçekten bu kelamları sıradan bir veli söyleyemez, bu Tefvîznâme’nin tamamını tefekkür ederek okuyan kişinin derdi, kederi azalır, tevekkül ve teslimiyeti artar, imanı ve yakîni kuvvetlenir. Rabbim cümlemize her nimette şükür, her belada sabır ve rıza, her an ve zaman zikir ve dua nasip eylesin. Âmîn!

Tabi ki çekilenler boşuna değil, geçende babam Rasûl Hocam’ın telefon ettiğini ve itibar ettiği bir hocanın beni rüyasında gördüğünü, benim bir icazette bulunduğumu, o mecliste Rasul Hocam’dan Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e kadar ilmi icazet silsilemde adı geçen bütün ulemânın mevcut olduğunu, orada bulunan bütün ulemâ arasından sadece benim başıma taç konulduğunu gören şahıs tarafından bunun sebebi sorulunca da: “Garip zamanda Ehl-i Sünnet’i müdafaasından dolayı”denildiğini anlatmış. Hocam kendisi de beni 16 yaşımdaki halimle cezaevinden çıkarken görmüş, tabi o yaşlarda günahım çok daha az olduğu için sevimdim.

Sizden gelen müjdeci rüyalar ve halime çok muvafık düşen tefâül sonuçları da bu fakirin hüznünü feraha, kederini sürûra tebdil ediyor.

Ahmed Sarı kardeşim “Risâle-i Kuşeyriyye”den açtığı sağ sahife ile yaptığı tefâülde şu mâlumatın zuhur ettiğini yazmış: “Atâ es-Sûlemî (Kuddise Sirruhû)rüyada görüldü, kendisine ‘Sen dünyada sürekli hüzün ve üzüntü içindeydin, Allâh-u Te‛âlâsana ne muamele yaptı?’ diye sorulduğunda ‘Vallâhi bu hüznün peşinden Allâh bana sürekli bir rahatlık ve ebedi bir sevinç verdi’ dedi. Kendisine ‘Sen hangi derecedesin?’ diye sorulunca Atâ (Kuddise Sirruhû)‘Allâh’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıdıklar, şehitler ve salihlerle birlikte’ (Nisa Sûresi:69’dan)dedi.”

“Evzâ‛î (Radıyallâhu Anh)rüyada görüldü. ‘Ben burada âlimlerin derecesinden daha yüksek bir derece görmedim, onların derecesinden sonra kalbi hüzünlü olanların derecesi gelmektedir’ diyordu.”

İnşâallâhbizde her iki halde mevcut olur.

“Süfyân-ı Sevri (Radıyallâhu Anh) rüyada görüldü, kendisine ‘Allâh sana ne muamelede bulundu?’ denince o: ‘İlk adımımı sıratın üstüne koydum, ikinci adımımı cennete attım’ dedi.”

Gerçekten çıkan bu malûmat açık müjdeler ihtiva ediyor, Rabbim beni de, beni Allâh için seven, dertlerimle dertlenen siz kardeşlerimi de bu mükâfatlara mazhar eylesin. Âmîn!

Bu kardeşimin yazdıklarından bana olan düşkünlüğünü beyan sadedinde Hâce Ali Râmîtenî (Kuddise Sirruhû)nun Farsça şiirinden mütercem olarak naklettiği:

“Biçâre gönül ki âşık-ı rûyindir,
Her gice yeri subha kadar kûyindir.”

“Çaresiz gönlüm yüzünün aşığıdır,
Her gece sabaha kadar senin köyünde dolaşır.”

beytini zikretmeden geçemeyeceğim.

Bu beyit sizin çoğunuzun haline tercüman oluyor, hakikaten mektuplarınızda yazdığınız hasret ifadeleri ve bana iştiyakınızın belirtileri beni dahi mahzun ediyor, derdim yoksa bile dertleniyor, sizin üzüntünüze üzülüyorum.

İmâm-ı Rabbâni (Kuddise Sirruhû)nun:

مِنْ مُقْلَتِي طَارَ الْمَنَامُ تَفَكُّرَا      مَنْ كَانَ مِنْ نُدَمَائِكُمْ وَضَجِيعِكُمْ

“‘Sizin yakın arkadaşınız ve düşüp kalktığınız kimseler şu anda acaba kimler?’ diye düşünmekten, uyku uçup gitti göz bebeğimden”

şiirinde olduğu gibi, bir çoğunuz bana hasretinizden uykuyu kaçırdığınızı, benim nerede yattığımı, ne yiyip içtiğimi çok düşündüğünüzü, bu derdin çocuklarınıza dahi sirayet ettiğini o kadar çok yazmışsınız ki sevgi ve muhabbeti, özellikle de Allâh için sevmeyi çoktan unutmuş olan bir millet içerisinde sizin gibi Hakk sevdalılarının olduğunu bilmek bile burada yatmayı bana kolaylaştırıyor.

Teslimiyet ve rıza hususunda size ne kadar tavsiyede bulunuyor isem, kendim de bu makama ehil olmaya çok gayretli isem de yine de bu zalimlerin uydurduğu ve uydurttuğu iftiraların mahiyetini düşününce üzülmemek elden gelmiyor.

Ziya Paşa’nın: “Meydâne düşen kurtulamaz senk-i kazâdan” dediği gibi, elbet yaratılıp dünya meydanına düşen biri olarak herkes gibi benim de kazâ-kader taşlarının isabetinden uzak kalabilmem düşünülemezdi ama iftiranın bile bir haddi, hududu olur, bu kadar uydurmayı bir Müslüman bir İslam kardeşine nasıl reva görür?! Hadi biri reva gördü, diğeri nasıl ona nasihat edip elinden tutmaz, yöneticiler uyuyor mu?! Bu kadar uydurma düzenek hazırlanırken kimse duymamış mı?! Durduramamış mı?! Bu işin sonu nereye gider, âkıbetimiz ne olur, geleceğimizden nasıl emin olabiliriz?! Yarın herkes kafasına taktığı biri hakkında böyle yalanlar uydurursa bu nerede durur?! Bu araba fireni patlamış vaziyette nereye toslar durur?! Bu yalanlara aldanıp ilmin, ulemânın aleyhine konuşarak dinden, imandan çıkanların günahını, vebalini, dünya-âhiret kim çekebilir?!

Adamın biri, ilkokula yeni başlamış olan çocuğuna ev içindeki düzeni anlatırken “Bak oğlum! Ben patron, çalışan kadın hizmetçi işçi, anan hükümet, deden yargı, kardeşin de geleceğimiz” demiş. Çocuk bir gece uyanıp bakmış ki anası uyurken babası hizmetçiyle kırıştırıyor, dedesi de yattığı odadan seyrediyor, evden atılıp da bakımsız kalırım diye ses etmiyor, o sırada küçük kardeşi de altına doldurmuş ağlayıp duruyor.

“Hoca şimdi bunu niye anlattın?” diyecek olursanız siz bir fezleke çıkarın diye, ne çıkar bundan, ben değil yorumcunun biri çıkarmış, şöyle ki: “Patronlar işçileri becerirken yani gücü elinde tutanlar güçsüzlere zulmederken, hükümet yani anne uyuyor, yargı yani dede seyrediyor, gelecek yani küçük çocuk da bok içinde bağırıyor.”

“Hoca Efendi biraz kaba kaçmadı mı?!” derseniz ben de size Allâh-u Te‛âlâ’nın:

﴿لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلَّا مَنْ ظُلِمَ﴾

Zulme uğratılan kimse(nin, zâlime karşı açıkça yaptığı bedduası ve ondan şikâyetlenmesi) dışında Allâh kimsenin kötü olan sözü açıklamasını sevmez” (Nisâ Sûresi:148’den)âyet-i kerîmesini hatırlatarak bu konuda Rabbimden mezun olduğumu ifade ederim.

Şimdi esas bela benim burada çektiklerim değil, gelen mektuplardan anladığım üzere, toplumun benden sebep ikiye bölündüğü, benim bu işlerden beri olduğuma inanan sizin gibi kardeşlerimin, aleyhime konuşanlarla, hakkımda şüpheye düşünlerle yaptıkları mücadele, ikna edemedikleriyle aralarının açılması, hatta işin nişanlılardan ayrılma boyutlarına varması, kiminin daha sonra pişman olarak benim hakkıma girdiği düşüncesiyle kendisini yiyip bitirmesi… ne olacak bunca vebal?!

Geçen 16 yaşında olduğunu yazan bir hanım kızım:

Hocam, senin bizde çok hakkın var, senden çok şey öğrendik ama aylar önce içimden sizin hakkınızda bir ‘Acaba’ geçirdim, sonra sizin sohbet hakkınız helal olmaz diye bu düşüncemden dolayı sohbetlerinizi dinlemeyi bıraktım ama sizi dinlemeden olmuyor, şimdi imanım hususunda da vesveseye düştüm, helak olup gideceğim, ne olar bana hakkınızı helal edin de yeniden sohbetlerinizi dinleyebileyim?” diye görseniz neler yazmış.

Bu vesile ile bildireyim, ben ona da, onun durumunda olan diğer kardeşlerime de hakkımı helal ediyorum. Mutlaka sohbetleri dinlesinler, Lalegül Fm’in ve internetlerin ne işler gördüğünü gelen mektuplardan çok daha iyi anladım.

Ben yıllarca aleyhime konuşanlara bile özür dileyip helallik istedikleri vakit helallik verirken yıllarca beni severek dinleyen bir kişi içinden bir “Acaba” geçirdi diyerek ona sohbet hakkımı haram eder miyim?! Zaten insan kalbinden geçenden mesul de olmaz, mühim olan bu düşünceyi dillendirmemek ve aleyhte faaliyet içine girmemektir.

Bundan beteri ise bu iftiralar yüzünden şahsımın, benim sebebimle de dinin, ilmin ve âlimlerin aleyhine konuşulmasına yol açılmış olmasıdır, bu yüzden nice insan dinden çıkmaktadır, bunun vebali ise sebep olanların ya da gücü varken engel olmayanların boynunadır. Nitekim el-Küvâşî isimli eserde zikrolunduğuna üzere; “Her kim ilim ehlinden birine içinde cinsel ifadeler bulunan bir lafızla küfür ederse İmâm-ı Muhammed ve diğer bazı fukahâya göre bu kişi kâfir olur, karısı da talâk-ı bâin ile boş olur.”

Sadru’ş-Şehîd (Rahimehullâh)ın “el-Fetâvâ” isimli eserinde: “Kim bir âlimi (kendisiyle alay etmek ve sözlerini küçümsemek gibi sûretlerle) hafife alırsa kâfir olur ve hanımı ondan boş olur” demiş, daha sonra bu nakilleri yapan Habevî (Radıyallâhu Anh) Rasûlullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecektir ki âlimlerden ve fakihlerden kaçacaklar, bu yüzden de üç belaya maruz kalacaklar; kazançlarından bereket kaldırılacak, başlarına zalim hükümdarlar musallat kılınacak ve bu hal dünyadan imansız çıkmalarına sebep olacak” hadis-i şerifini zikretmiştir. Bu duruma düşmekten Rabbimize sığınırız.

Kolay mı bu işler?! Bakın ne belalara sebebiyet veriyor, benim durumum birkaç kişiyi ilgilendirmiyor ki, hemen hemen her evde, ocakta, iş yerinde sevenimiz var, sevmeyenimiz var. Evet haber aldığıma göre insanların çoğu bu iftiralara inanmıyorlar, bazıları evvelce şüphelenmişse de şimdi ekseriyet reddediyor ve bunun bir tuzak olduğunu kabul ediyor.

Şaşılacak şey ki bu iftiraya inanan birkaç kişi de namaz kılanlardan çıkıyor, hani Isparta’da iken Üstad Bediuzzeman’a birileri: “Gece 12’den sonra yanına içki ve kadın getiriyor” diye iftira attığında Üstad’ın anlatımıyla bir sarhoşu buna şahit tutmak istemişler de o: “Ben Allâh’tan korkarım” demiş ama bir hoca müsveddesi buna imza atmış, Efendi Babamız Hacı Ali Haydar Efendi Hazretleri’ni de Bursa’da hatm-i şerif okuturken itfaiye merdiveniyle bulunduğu katı basıp hapse götürdüklerinde ihbarı yapan Bursa müftüsü çıkmadı mı?!

Hocalar arasında kıskançlık hali ağır bastığından dolayı fıkıhta bir hocanın diğeri aleyhine yaptığı şahitlik kabul görmüyor, bu yüzden ben hangi hocaya reddiye yapsam açıkça, delilleriyle, hangi kitabın veya yazısında ne yazdıysa onu belirterek yahut “Şurada yaptığı konuşmasında” diyerek reddiye yaparım. Kaşı şöyle, gözü böyle diyerek yapmam.

Ben Hayreddin Karaman’a yaptığım reddiyeyi ilmi seviyesi yüksek ve delilleri şüphe götürmeyecek derecede kuvvetli olan 75 sayfalık bir kitap halinde takdim etmişken ve bu reddiyemde hakaret içeren hiçbir ifade bulunmazken benim başıma bu olaylar geldiğinde onun şu anda ismini vermek istemediğim daha doğrusu adının verilmesine izin vermeyen bir gazeteciye: “İyi ki başına bu işler geldi, yoksa bizi mahvedecekti” demesi imanla, izanla ve insafla bağdaşır bir tutum mudur?!

Ama merak etmesin, benim başına ne gelirse gelsin onun bâtıl görüşlerini mahvetmeden yani izlerini toplumun zihninden silmeden ölmeyeceğim inşâallâh! Madem hoca adamsın, kaç kere çağırdım, bir tv programında bu görüşleri tartışalım diye neden gelmedin?! Yaşar Nuri bile Yiğit Bulut’la bana haber yolladı: “Beraber çıkalım ama tartışmayalım, birbirimizi methedelim” diye. Hiç böyle şey olabilir mi?! Hadîs-i şerifte: Bidat ehli yani reformist biri methedildiği zaman Allâh-u Te‛âlâgazaba gelir ve Arş titrer”buyuruyor.

Reyting uğruna, çok meşhur olacağım diye, ilahiyat profları beni takdir edecek diye dinimi mezhebi mi satacak adam mıyım ben?! Yine de büyük konuşmayalım, hepimiz kaymaktan, caymaktan Allâh-u Te‛âlâ’ya sığınalım. Daha beteri etkili yetkili birinin: “Hayreddin Hoca bizim aile hocamız, Cübbeli niye ona reddiye yaptı, şimdi biraz dinlensin bakalım” demiş olması. Şaşılacak şey!

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): Kimsenin makam ve mevkisi sizin birinizi hakkı söylemekten alıkoymasın” buyururken ben onun bunun hatırı için reddiyeleri nasıl durdurayım?! Yok hocaların hocasıymış, imam hatiplerin hocasıymış… Onun ne mal olduğunu daha ilahiyatta talebe iken hocası olan Ahmed Davutoğlu Hocamız ferasetiyle keşfetmiş ve Bedir Yayınları’ndan çıkan “Dini Tamir Adına Din Tahripçileri” kitabında “Bizim Hayreddin de İmâm-ı Âzam’ı beğenmez, 18 hadis bildiğini söyler” şeklindeki beyanlarıyla yıllar önce açıklamış. Ne anlayışlı bir hoca imiş. Rabbim rahmet eylesin. Âmîn!

Efendi Hazretleri, Yeni Şafak sahibini arayıp “Buna yazı yazdırtma” dediği halde hâlâ yazılarına devam ediyor, biri “Muâviye’yi sevmem” diye sahabeye hakaret ediyor, diğeri Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şânına, şerefine, ırz ve haysiyetine dokunuyor ama hâlâ yazılarına devam ediyorlar. O gazeteler bir yazarları yetkili birinin aleyhine yazı yazdığında korkudan hemen o yazarı işten atıyorlar. Sahabenin şerefi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ırz ve haysiyeti bir âmirin, memurun şeref ve haysiyetinden daha mı düşük ki hoca geçinen adamlar bu yüce değerlere dokunabiliyor?!

Ama hiçbir yazar, çizer yetkililer hakkında yazamıyor. Vallahi, billahi, tallahi utanıyorum, şu hâli pürmelâlimizden ve düşürüldüğümüz zelil durumdan dolayı Allâh’tan, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den ve evliyaullâhtan utanıyorum. Bizim sağlığımızda bu din nasıl bu hale getirildi, Ehl-i Sünnet zelil edildi, Ehl-i Bidat yüceltildi diye utanıyorum. Neyse kalem aldı başını gidiyor, yine başıma iş açacağa benziyor, bu bahsi şairin şu ebyâtıyla bitireyim:

“Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde,
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde,
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul.

Yalan râiç, hiyanet mültezem, her yerde hak meçhul,
Ne tüyler ürperir Yâ Rabb, ne korkunç inkılap olmuş,
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türâb olmuş.”

Ne şairler ne fasih, beliğ ifadeler kullanmışlar ama siz de benim hasretimden öyle şair olmuşsunuz ki mâşâallâh şaşıp kalmamak elde değil. Bazen bunu birinden mi iktibas ettiler yoksa kendilerimi yazdılar diye şüphelenmiyorum da değil ama ekseriyetle söz kendini belli ediyor. Mesela Tekâmül Yolcuları adlı Metris’e yakın yerde bulunan medrese talebelerinden bir hanım kızımın yazdığı:

“Haber geldi sultanımdan,
’Gözyaşını silsin’ demiş.

Zor mu geliyor çileler,
Sabretmeyi bilsin demiş”

şeklindeki beyitler başka yerde bulunur cinsten değil, bir de Sultanımın bana söylediği “Bezdin mi?” sözüne çok muvafık düşmüş.

Daha ne şiirler yazmışsınız baş harflerini “Cübbeli Ahmet Hocam” sözüne denk getirecek şekilde işçilikler yapmışsınız, süslemişsiniz, allayıp pullamışsınız. Geçenlerde Nâzım Hikmet’in şiirlerinde hiçbir vezin bulunmadığını yazmıştım sonra bir de ne göreyim Zülfü Livaneli Nâzım’ın çocukluğunda yazdığı:

“Sararken alnımı yokluğun tâcı,
Silindi gönülden neşeyle acı,
Kalbe muhabbetle buldum ilacı,
Ben de mürîdinim işte Mevlânâ.

Ebede set çeken zulmeti deldim,
Aşkı içten duydum, Arş’a yükseldim,
Kalpten temizlendim, huzura geldim,
Ben de mürîdinim işte Mevlânâ”

beyitlerini, “Edebiyat Notları:39” başlığı altındaki yazısında da:

“Ben bir insan,
Türk şairi Nazım Hikmet ben.

Tepeden tırnağa iman,
Hasret ve ümitten ibaret ben.”

beytini nakletmiş, bu son beytini 13 mayıs günündeki yazısında zikretmiş, ben bunları görünce evvelki sözümden döndüm yani evvelce “Nâzım’da vezin ve nazım yok” demiştim, şimdi ise “Vezni ve nazmı tutturan ilâhi aşktır, Nâzım evvelce tasavvufî meşrebe sahipken o ihlas ona vezni tutturuyormuş sonra kominizme meylederek şirâzesi kayınca vezni de kafiyesi de bozulmuş” diyorum.

Gerçi bir programda Nâzım’ın vefatından önceki ramazan ayında yanındaki arkadaşına “Bu gece kadir gecesi, beni camiye götür” diyerek camiye gittiğini dinlemiştim, bu hadiseyi onu camiye götüren kişi bizzat anlatmıştı, o sırada kendisi Bulgaristan tarafında mı ne, o bölgelerde yani eski Osmanlı camilerinin bulunduğu bir memlekette imiş, geçmiş zaman, net hatırlamıyorum araştıran bulur.

İşte yine Ehl-i Sünnet’in: “Firavun ve Ebû Leheb gibi kâfir öldüğüne dair âyet ve hadis bulunmayan muayyen bir kişiye lanet etmez caiz olmaz” görüşünün ne kadar isabetli olduğu meydana çıktı. Belki Nâzım’da imanını kurtarmış olabilir, bu yüzden ona “Kâfir öldü” demek doğru olmaz. Fakat şirk içerikli şiirleri ve sözleri varsa o zaman “Bunları söyleyen kâfir olur” veya “Bu adam bunu söylerken kâfirdi” demek doğru olur.

Bundan dolayı Ehl-i Sünnet’in bir kısmı hatta kâhir ekseriyeti Yezid’e lanete cevaz vermiyorlar. Yezid iyi biri diye yahut laneti hak etmiyor diye değil, nasıl öldüğü bilinmediğinden dolayı doğru anlayalım. Fakat bir hanım kızım hem de zannedersem ilahiyat öğrencisi bana yazdığı mektupta Hazreti Muâviye ve Hazreti Yezid diye yazmış, uzunca bir mektuptu, sonunda bana “Bilemiyorum yanlış yazmış olabilirim” diye doğrusunu sormuş, tabi ki “Hazreti Muâviye” diyeceğiz “Radıyallâhu Anh” diyeceğiz, zira o zat Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in değer verdiği sahabesindendir, fakat Yezid’e “Hazreti” felan denilemez, zaten o sahabeden değildir. İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)onun hakkında “Hâib ve hâsir” yani hüsrana uğramış ve kaybetmiş tabirini kullanır, bunları iyi bilelim.

Mevzû şiirlere gelmişken geçen hafta vefatının 29. sene-i devriyesi olan merhum Necip Fazıl’ı anmadan geçmek olmaz. Ama onun da, mürşidi olan Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’ni bulmadan önceki şiirleri ile sonraki şiirleri arasında dağlar kadar fark var. Kendisi 21 yaşında yayımladığı “Örümcek Ağı” adlı şiir kitabının ardından 24 yaşında neşrettiği “Kaldırımlar” kitabıyla meşhur olmuş, ama o günlerde sadece bir şair olarak tanınmış, 1934 yılında mürşidiyle buluşmasından sonra ise bütün hayatı değişmiş, kendisi 1940 yılında yazdığı:

“Allâh dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,
Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel”

şiirinde bu buluşmanın kendi hayatındaki önemine dikkat çekmiştir.

Necip Fazıl gibi bir dehayı ve eşsiz zekâyı zapt-u rabt altına almak elbette her şeyhe müyesser olmaz, bazen bir mürid mürşidinin ekmel olduğuna delalet edebilir, nitekim Necip Fazıl o müridlerdendir. Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri Beyoğlu Ağa Camii’nde yaptığı vaazlardan birinde Necip Fazıl gibi bir devi ağına düşürebilmiş ve ona manevi nisbetini aşlayabilmiştir.

Nitekim kendisi:

“Bana, yakan gözlerle bir kerecik baktınız,
Rûhuma, büyük temel çivisini taktınız”

diyerek bu hususu dile getirmiştir.

Şeyhini bulmadan, onun yoluna müntesip olmadan geçirdiği hayatın ne kadar manasız olduğunu ifade eden:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum”

şiiri ise “Bir konu bu kadar az kelime ile ancak bu kadar güzel ifade edilir” dedirtecek türdendir.

Rabbim taksiratını affeylesin, seyyiâtını mahveylesin, hasenâta tebdil eylesin, doğruları çekinmeden konuşması ve yazması karşılığında çekmiş olduğu çileleri, yattığı hapis günlerini âhirette büyük mükâfatlar halinde karşısına ibraz eylesin. Âmîn!

Ben dahi rabıta kitabımda ondan kısa bir alıntı yaptım, gerçi benim o kitabımda dört mezhebe bağlı bunca imamdan yaptığım onca nakilden sonra belki de buna hiç lüzum yoktu ama bugün Necim Fazıl’dan yaptıkları alıntılarla konuşmalarına değer katan birçok etkili kimsenin, rabıtaya şirk ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yüzü suyu hürmetine dua edene müşrik diyecek kadar cahil olduklarını ve Vehhâbî kafalı bazı hocalardan etkilenmiş bulunduklarını biliyor olmam beni buna sevketti.

Diyeceğim o ki; Necip Fazıl’ın gençliğe hitabesini rehber edinenler biraz da onun yaşlılara öğütlerini okumalı, özellikle bir mürşide bağlanmayanın şeyhinin şeytan olacağını içiren sözlerini, onun mürşidine ne denli bağlı olduğunu, Abdülhakîm Efendi Hazretleri’nin Ankara Bağlum’da bulunan kabr-i şerîfinden aldığı bir miktar toprağı cam bir şişeye koyup daima rabıta üzere ona bakıp teberrükte bulunduğunu, o cam şişede billurlaşmış bir mücevher olarak gördüğü toprağı dünyalara değişmeyecek kadar aziz tuttuğunu iyi düşünmeliler ki, Üstad’dan sadece zâhiri manada değil de derûnî manada da istifade edebilsinler.

Hele bir de Necip Fazıl’ın, mürşidine atfen yazmış olduğu “O ve ben” kitabını okusalar bir mürşide intisap etmeden bu güne kadar ne denli boş yaşadıklarını çok daha iyi anlarlar. Ben o kitabı 2002’de Bandırma Cezaevi’nde bulunduğum günlerde okumuştum, Efendi Hazretlerimiz’in kıymetini takdir hususunda okumanızı tavsiye ederim.

Abdülhakîm Efendi Hazretleri’nin, “Mektûbat” kitabını tefsir ve hadis kitaplarından sonra en üstün kitap olarak ilan etmesi ve İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni sahabeden sonra en üstün veli olarak kabul etmesi gerçekten kendinden öncekiler tarafından söylenmemiş iddialı ve isabetli görüşlerindendir. Kendisinin rabıtanın ispatına dair de bir telifi bulunmaktadır ki benim de kullandığım kaynaklardandır. Hüseyin Hilmi Işık Hoca Efendi de bu yüce velinin müridlerinden ve ilmi yolda talebelerindendir. Rabbim her birerlerine rahmetler ve lütuflar ihsan eylesin. Âmîn!

Bu bahsi kapatırken Akit yazarı Hüseyin Öztürk Beyefendi’nin geçenlerde Necip Fazıl’ın “Mümin-Kâfir” kitabından alıntı yaptığı bölümü size nakledeyim de Üstad’ın kâfirliğin şubeleri ve kâfirler hakkında ne denli mütehassıs olduğunu, iman şartlarına bir bütün olarak inanmadan Müslüman olunamayacağı ve bir şartı inkârın, tümünü inkâr sayılacağı gibi imanî konuları ne güzel işlediğini güzelce anlayasınız.

Mümin-Kâfir’de şöyle bir karşılaşma vardır. İlk diyaloğun adı da “Karşılaşma”dır.

Mümin: “Siz kimsizin?”

Kâfir: “Sizce kâfir!”

Mümin: “Ne istiyorsunuz?”

Kâfir: “Sizinle konuşmak.”

Mümin: “Sebep?”

Kâfir: “Bakalım kim kimi mat edecek?”

Mümin: “Buyurun, şu iskemleye oturun. Ben bu zamana kadar altı türlü kâfir gördüm; topyekûn bütün dinleri ve Allâh’ı inkâr edenler, Allâh’ı kabülle beraber bazı peygamberleri inkâr edenler, Müslümanlığı kabul eder gibi olup, onun bazı emirlerine ve yasaklarına itiraz edenler, Müslümanlığı sözde kabul edip, onu bu asra göre yenileştirmek ve değiştirmek icap ettiğini iddia edenler ve Müslümanlık iddia edip onu olduğundan başka türlü göstermek isteyenler.

Siz, bunlardan hangi zümreye mensupsunuz?”

Kâfir: “Ay, bunların hepsi sizce kâfir mi?!”

Mümin: “Hepsi!”

Kâfir: “Ben sırasına göre bunlardan ayrı ayrı hepsine ortağım!”

Mümin: “Demek siz bütün şubeleriyle kâfirsiniz! Fakat bu birbiriyle barışmaz şubelere yayılı ve bu kadar dağınık olmak, küfür davanızda zaaf ve tezat teşkil etmez mi?”

Kâfir: “Bilakis… Ben her şeyden evvel Allâh’ı inkâr ediyorum! Nâmütenâhi bir cehd sarfederek. Farz-ı muhal, O’nu kabul eder gibi olsam, peygamberleri kabul edemeyeceğimi anlıyorum. Allâh’ı ve bazı peygamberleri kabul etsem bazılarını redde mecburum! Hepsini ve bilhassa sonuncusunu kabul edip, Müslümanlık çerçevesine girsem, onun birçok emir ve yasaklarını manasız ve mantıksız buluyorum! Onları da sineye çeksem, Müslümanlığın bu asra göre mutlaka yenileştirilmesi ve değiştirilmesi zaruretini görüyorum ve yine farz-ı muhal, tam bir Müslüman olsam, hiç de Müslümanlığı sizin anladığınız gibi kavrayamayacağımı kavrıyorum!

Görüyorum ki, benim inkârım başından sonuna kadar tezatsız bir bütün ifade ediyor. Düşünün… Ben gerçek iman adına sizin varmış bulunduğunuz noktaya, ayrı ayrı hepsini muayeneden geçirmiş olmak şartıyla, ne kadar uzağım!”

Mümin: “Siz, bütün dünya felsefeleriyle beraber, birçok dinleri ve bilhassa Müslümanlığı, en ince ve en mahrem noktalarına kadar biliyor musunuz?”

Kâfir: “İnanın ki, bütün bunlarla beraber, Müslümanlığı, değme İslam âlimlerinden daha iyi tanıyorum!”

Mümin: “Öyleyse, sizinle uğraşırken, küfür üniversitesinin her fakültesiyle ayrı ayrı meşgul olmak icap edecek.”

………..

Evet, bundan sonraki konular kitapta. Bende Üstad’ın bütün kitapları mevcutsa da hepsini okuyamadım. İnşâallâh çıkınca bu kitabı okurum.

 

BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM

1)Size de kendime de ilk ve en önemli tavsiyem gazap ve öfkeyi terk etmek, sinirlenmemek, insanları kırıp geçirmemek, hilim yani acele etmeme ve yumuşak huyluluk vasfını takınma hususunda olacaktır.

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

«كَادَ الْحَلِيمُ أَنْ يَكُونَ نَبِيًّا.»

“Halim selim kimse az kalsın peygamber olacaktı”hadîs-i şerifi ile bu vasfın önemine dikkat çekmiş,

«إِنَّ الْغَضَبَ يُفْسِدُ الْإِيمَانَ.»

Öfke imanı bozar”hadîs-i şerifi ile de sinirlilik halinin zararına tenbih buyurmuştur.

İmanı bozan bir sıfattan daha zararlı ne olabilir? Gerçekten öfkeli insanın sinirlendiği zaman kendisini dinden imandan edecek nice sözler sarf ettiği hepimiz tarafından müşahede edilmektedir. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)kendisinden nasihat isteyen bir zata:

«لَا تَغْضَبْ.»

Gazaplanma”buyurmuş, ikinci ve üçüncü defalarda istediği nasihatlere cevaben yine:

«لَا تَغْضَبْ فَلَكَ الْجَنَّةُ.»

Öfkelenme, sinirlenme ki cennetlik olasın”buyurarak sinirlilik halinin insanın cennete giden yolunu vurduğuna dikkat çekmiştir.

Rahmetli Hacı Bilal çok âlem adamdı. Efendi Hazretlerimiz, vefatından sonra bile “Bilal’i çok özledim” diyerek Adapazarı’na onun mezarını ziyarete gitmişti, benimle de çok maceraları var, şimdi sırası değil, fakat asabi mizaçlı görünüp kalbi çok merhametli biri olduğu kesin. Bir ramazan daha gençken Adapazarı’nda onun evinde misafir kalmıştım, çok misafirperverdi ama beni sahura kaldırır önüme sofrayı koyar, ben yeni uykudan kalktığım için iştahsız vaziyette yavaş yavaş yemeye başlayınca sinirlenip “Senin yiyeceğin yok” diyerek sofrayı kaldırıp götürürdü, bir daha da getirmezdi.

Beraber sabahın sünnetine dururduk, o önce bitirir, benim yavaş kıldığımı görünce beni beklemeden imamlığa geçerdi, sonra Tebâreke’yi okurken of lügatiyle “Dekâdü demeyyözü” diye okur, namaz bitince ben de ona kızarak: “Bak yanlış okudun. Şimdi namazı iade edeceğim, niye beni beklemedin” diye takılırdım. Birbirimize çok ağır konuştuğumuz olurdu, çünkü nazımız geçerdi.

İhsan Efendi Hocamız’a neler ederdi, Efendi Hazretleri’ni bile bir kere yolculukta hiç uyumuyor sürekli seccadede oturuyor diye “Kıbleyi eskittin Efendi Hazretleri” diyerek kucağına alıp zorla yatırdığı olmuştu.

Nereden geldik buraya anlatayım. Bir kere Kâbe’deyiz, bu da namazdan sonra Harem’in imamıyla görüşmek istemiş, polisler bırakmamış, sinirlenip onları itekleyerek imamın yanına varmış, biraz Arapçası da var. İmama “Bana tavsiyede bulun” demiş, imam da ona bu hadisi yani “Kızma, sana cennet var” hadîs-i şerifini okumuş, sonra yanımıza gelip bize “Bu imam veli olabilir, benim sinirli olduğumu nasıl anladı?” deyince Efendi Hazretleri “Senin polisleri ittiğini görünce anlamıştır” buyurdu.

Halbuki imam bal gibi Vehhâbî nasıl evliya olacak ama aklın yolu bir, işte Hacı Bilal böyle adam, 81 senesinde biz hacca giderken o çok istemesine rağmen vize alamadı, o zaman vize yok, Efendi Hazretleri, ben bir de Efendi Babamız’ın oğlu Hâlid Abi üçümüz vize alabilmiştik. Polis Mina’dan yolumuzu Mekke’ye çevirdi, biz de şeytan taşlamak için o sıcakta kilometrelerce yürümek zorunda kaldık. O zaman Efendi Hazretleri “Ah şimdi Bilal olacaktı, bir sene polis bize böyle yapınca polisi tuttu, kucaklayıp dağa doğru götürdü, bizim şöföre de ‘Sen yürü Efendi’yi yürütmeyelim, ben sizi çadırda bulurum’ dedi. Polis ona kızıyor, bacak vuruyor o da ona ‘Beni tanıyor musun?! Ben Of’un İstavri köyündenim’ diye konuşuyordu” diye gülerek anlattı.

Hacı Bilal iri yarı adam, oranın bazı polisleri ufak tefek, Hacı Bilal polisi kucağına almış, tepeye doğru çıkarıyor, konuşarak ayarlıyor. Polis onun ne dediğini anlamaya çalışıyor ama nasıl anlasın, o onunla dalga geçiyor, onun derdi Efendi Hazretleri’nin arabasının teftiş noktasından geçirip Efendi’yi yürütmemek. Bunları hem latife hem de hatıra olarak yazıyorum. Esas anlatmak istediğim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e her işte benzeyebilmek, onun gibi halim selim olabilmektir. Rabbim cümlemize nasip eylesin. Âmîn!

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)hiç kimseye öfke ve sinirle muamele etmeyen, kimseyi kırmayan, darıltmayan halim selim bir peygamberdi. Nitekim sahabe naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in elinden tutarak çekti ve ona “Gel benim evimdeki şu işi gör” dedi. Kadın, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kolundan çekiyor, o da arkasına takılıp gidiyor, derken sahabe de onların arkasına düşüyor ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)gayet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor, sonra geri dönüyor. Bu iş, belki ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin şekli ne olursa olsun, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)bu işi yapmıştı. Zira o kimseyi üzmeyen, darıltmayan bir insandı.”

Şimdi düşünelim, bir kadın ya da erkek bizim imama böyle bir şey yapsaydı, çoktan bastonu kafasına yerdi, hele birde nâmahrem meselesi düşünülecek olursa, hepten sopayı hak etmişti. Ama Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)öyle mi yaptı, herkesin davetine icabet ederdi, kadın, köle ayırmadan “Gel” diyene giderdi. Bir fakir seslense:

«لَبَّيْكَ.»

Buyur”diye kendisine yönelirdi, onun sünneti sadece cübbe-sarık değildir, işte bu güzel ahlakın tamamı kendisine uymamız emredilen sünnetlerdendir. Bu sünnetlere uyan ne mübarek dervişler de vardır, onlardan biri 90’lı yıllarda vefat eden merhum Hakkı İbrahimhakkıoğlu.

Mübarek adam yolculukların birinde bir kıraathanede soluklanmak üzere oturur. Bir adam gelir kıraathaneye, İbrahimhakkıoğlu’na yaklaşır. “Boş musun?” diye sorar. “Boşum” der merhum.

Adam önde, merhum arkada bir eve vasıl olurlar. Bir kadın ve yaşlı annesi evi toparlamaya çalışmaktadırlar. İbrahimhakkıoğlu’nu getiren adam eşyaları paketleyip, yatağı yorganı denk yapmasını söyler.

İbrahimhakkıoğlu itina ile kendisinden beklenileni yapar. Bu arada kadının annesi adamı yalnız bırakmaması gerektiğini, hırlı mı hırsız mı olduğu bilinmeyen bir adama eşya teslim edilmeyeceğini, adamın başında beklemesini söylemektedir. Kadın: “Anne hiç öyle biri değil, bak ne kadar itinalı iş yapıyor” diye cevap verse de, annesinin sesinin İbrahimhakkıoğlu’nun kulağına kadar geldiğini düşünerek mahcup olur. “Anneciğim dünyanın kaç türlü hâli var! Niye üstüne başına bakıp hüküm veriyorsun, çok görgülü birine benziyor” der sesini olabildiğince kısarak.

Eşyalar paketlenir, denkler hazırlanır, İbrahimhakkıoğlu başka bir iş yoksa izin istediğini söyler. Kadın cüzdanına davranır. “Para istemez” diye mukabele görünce çok şaşırır:

“Sen hamal değil misin?”

“Değilim.”

“Hamal değilsen bu kadar işi niye yaptın?”

“Beni buraya getiren adam, bana hamal olup olmadığımı sormadı. ‘Boş musun?’ dedi. Ben de ‘Boşum’ dedim. Hakikat budur.”

İşte şimdi var mı böyle bir adam?! Geçmiş büyüklerin faziletli hallerine ne kadar benziyor değil mi?! Ne olur arkadaşlar barut gibi durmayalım, kin ve nefretle dolmayalım, birbirimize karşı Allâh ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hatırı için tebessümlü, kibar ve nazik olalım. Ben asıl mizacım itibariyle bu vasıflara uygun biriyim. Rahmetli Tevfik Abi bana: “Abi, ne kadar sabırlısın, taş olsa çatlar, şekerin 500 iken senden yardım isteyen bir fakirin 1 saat derdini dinliyorsun” derdi. Ara sıra öfkeleniyorsam -Rabbim şahittir ki- nefsim için değil, Rabbimin dinine, Peygamberi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, Kitabına, Dostlarına, Efendi Hazretlerim’in makamına dokunulduğu için gazaplanıyorum.

Rabbim cümlemizden nefis adına öfkelenme halini söküp alsın ve bizleri “Allâh için sevme ve Allâh için gazap etme” makamına ulaştırsın ki amellerin en üstününü bu makamlara nâiliyetten ibaret olduğu hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. Âmîn!

2)Kaldığım koğuş dâhil bütün koğuşlarda ekmeklerin ve yemeklerin atıldığını görmek beni çok üzmektedir. Bu konuyu da sizinle dertleşmek istedim. Allâh-u Te‛âlâ:

﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ﴾

Yeyin için israf etmeyin, şüphesiz O, israfçıları sevmez”(A‛râf Sûresi:31’den)buyuruyor.

Bu iş başımıza büyük bela açabilir. Lokman-ı Hakîm mana âleminde görülüp kendisine “Âhir zamanda çıkan bunca hastalığın sebebi nedir?” diye sorulduğunda “Bütün illetlerin sebebi yemek artıklarının kanalizasyonlara karışmasından oluyor” buyurdu. Bunu Efendi Hazretleri’nden defaatle dinledim. Pek ya bunca ekmeğin çöpe atılması ne belalara sebebiyet verir hatta vermektedir.

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

«أَكْرِمُوا الْخُبْزَ فَإِنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَهُ بَرَكَاتِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ.»

 “Ekmeğe değer verin, Allâh göklerin yerin tüm bereketlerini ona amade kıldı”buyuruyor. Bunu “ed-Dürrü’l-Mensûr Tefsîri”nde görmüştüm. Göklerin yerlerin bereketleri kendisine hizmetçi kılınan ekmeğe hürmetsizlik edenin rızkında bereket kalır mı?! Bu israf nedir?!

Dünyanın birçok yerinde millet bir lokma ekmek bulamadığı için açlıktan ölürken bizim bu müsrifliğimiz affolur mu?! Ne olur, yiyeceğimizden fazla almayalım, aldığımızı yemeye çalışalım, tazeyken yiyemezsek bayatlasa da yiyelim, bayat daha sağlıklı olur, yenmeyecek duruma gelse de buharda yumuşatılıp yeniyor yahut yumurtaya bulanıp kızartılıyor; zaten kızartma tazesine uymuyor, bayatına daha uygun oluyor. O da olmadı, hayvanları olanlara verilir, kuşlara ulaştırılır ama asla atılmaz, burada elimden bir şey gelmiyor, çok vicdan azabı çekiyorum. Bu israfın cezası olarak şeytanın musallat olması kaçınılmaz olur.

Nitekim Rabbimizin:

﴿وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا +إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُوا إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا﴾

İsraf etmeyin, müsrifler şeytanların kardeşleri olmuşlardır, şeytan ise Rabbine karşı pek büyük nankör olmuştur”(İsrâ Sûresi:26 ve 27’den)âyet-i kerîmesi bu hususu ne kadar açık seçik ortaya koymaktadır. Bu konuda hassas davranmanızı tavsiye ediyorum.

3)Tevbe ayı olan mübarek Receb ayının yarısını geçirdik, bir daha seneye çıkabileceğimiz meçhul, bu haram ay çıkmadan tevbelerimizi yenileyelim. Receb Risalemiz’in 267-275. sayfalarında öğlen-ikindi arası okunduğunda günahları yaktıran, sabah-akşam el kaldırıp 70 kere okunduğunda cehennemi haram kılan nice istiğfarlar yazılmıştır, vakitler geçmeden, ay bitmeden istifade edelim, tabi ki istiğfarımız yalancıların tevbesi gibi dilde kalmamalıdır.

Yüce Mevlâmız bizlere tevbe etmemizi emrederken şöyle buyurdu: Ey iman edenler! Allâh’a nasuh tevbe ile tevbe ediniz.” (Tahrim Sûresi:8)

Görüyoruz ki Yüce Rabbimiz tevbenin “Nasuh” olmasını belirtiyor. Peki, “Nasuh Tevbe” ne anlama geliyor? Aynı soruyu Muâz ibni Cebel (Radıyallâhu Anh)  Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)esorduğunda Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)şu tarifi yaptılar:

İşlenilen günaha öyle pişmanlık duymak ve Allâh’tan öyle özür dilemek, sonra da o hatadan öyle dönmektir ki sütün çıktığı memeye dönmediği gibi.”

Fahrurrazi Hazretleri’nin nakline göre; bir bedevî Hazreti Peygamber(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in mescidine girdi ve: Allâhım! Ben, Senden affımı istiyor ve Sana tevbe edip, sığınıyorum” dedi ve tekbir aldı. Namazını bitirince, duasını işitmiş olan Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) ona hitaben: Ey adam! Dilinin yaptığı tevbe, yalancıların tevbesidir. Senin tevben bile, ayrıca bir tevbeye muhtaç” dedi.

Bunun üzerine o bedevî: Ey mü’minlerin emîri! Peki tevbe nedir, nasıl yapılır?” diye sordu. Hazreti Ali Efendimiz (Radıyallâhu Anh) ise: Şu altı şey ile; geçmiş günahlara pişman olmak, yapılmayan farzları kazâ etmek, haksız yere alınan şeyleri iâde etmek, nefsi Allâh’a isyan hususunda terbiye ettiğin gibi itaatte de eritmek, nefse günah lezzetini tattırdığın gibi itaatin acılarını da tattırmak ve her gülüşe bedel ağlamaktır” buyurdular.

4)Receb-i Şerîf çıkmadan mutlaka risalemizin 257-305. sayfalarında yazdığım yani 48 sayfalık bölümü mutlaka okuyup amel edin, zikirler, dualar, İhlas okumak, sadaka vermek, Yâsin okumak, umre, kurban, gusül, akraba ziyareti, hasta ziyareti, cenaze namazı, fakir giydirmek, muhtaç yedirmek, yetime ikram, Kur’ân hatmi gibi nice salih amellerin receb ayında işlenmesinin özel faziletlerini beyan eden nice hadîs-i şerifler tek tek yazılmış, ne olur ticaret mevsimi elden çıkmadan okuyun, okutun, amel edin, teşvik edin, âhirete iman salih amel işlemeyi icap eder, öleceğine inanan Rabbinin huzuruna çıkacağını bilen herkes amele gayret eder, ihlas kazanmaya çalışır, âhireti kazanmanın başka çaresi yoktur.

5)“Receb Risalesi”nin ilaveli baskısında bu aya mahsus, sadece oruçluyken kılınabilen, işraktan sonra gusül alınıp zevalden önce yani öğle ezanına yarım saat kalana kadar bitmek üzere kılınan bir hacet namazı vardır ki bu namaz bu ayın 3-4-5 yahut 13-14-15 ya da 23-24-25’inde kılınabilir. Bunu kılan ne isterse muradı hasıl olur.

4 rekatta bir selam verilerek 12 rekat kılınır. Tarifi kolaydır ama tafsilat var yani baskının 228-229. sayfalarında yazılıdır. İlk dört rekatta bildiği sûrelerden dilediğini okur, peşine yetmiş kere bir zikir yazılı onu okur, bu zikir 228. sayfanın sonunda yazılıdır. İkinci dört rekatta Fâtiha’dan sonra her rekatta üç kere Nasr Sûresi okur, selamdan sonra yetmiş kere bir zikir var onu okur. Bu zikir 229. sayfada mezkurdur. Üçüncü dört rekatta Fâtiha’dan sonra üç kere İhlas okur, selamdan sonra yetmiş kere Elem Neşrah Sûresi’ni okur, sonra sağ eliyle göğsünü sıvazlayarak secdeye varır. Orada Türkçe’de dua edebilir, ne haceti varsa ister, ne isterse mutlaka elde eder.

İnşâallâhbir gün iki gün kendi hacetleriniz için yapsanız da bir günü de bana ayırın, hayırla tahliyem için dua buyurun. Önümüzde bu namazı kılmak için 13-14-15 haziran günleri kaldı. İlk iki üç gün geçti, haftaya da yazabilirdim ama o zaman bir tek cuma günü yani 15 haziran kalacaktı, hanımlardan her gün müsait olmayan olabilir onun için şimdiden yazıyorum. Bu namaza çok itikadım var.

Üveys el-Karanî Hazretleri’nin Hazreti Ali Efendimiz (Radıyallâhu Anh)dan rivayet ettiği ilginç bir hacet namazı, senede ancak Receb ayında, onun da 9 gününde kılınabiliyor, aman kaçırmayalım.

Oruç tutamayanlar yani benim gibi ramazanda dahi tutamayacak derecede hasta olanlar oruçsuz da kılabilirler ama ramazanda tutabilenler bu namazı oruçsuz kılmasınlar. Namazda okunacak sûreleri bilmeyenler ezberlemeye gayret etsinler, yapamıyorlarsa yerine aynı sayıda İhlas Sûresi yani “Kul hüvellah” okusunlar, Rabbim becerttirsin, muvaffak eylesin ve acilen makbul eylesin, kabul eserini izhar eylesin. Âmîn!

6)Bildiğiniz üzere, evvelce size üzerinizde hakkım olduğunu hatırlatarak, mutlaka mahkememe çoluk çocuk gelip desteklemenizi istemiştim. Fakat, yaptığım istişareler neticesinde benim tutuklanmamda hiçbir dahli olmayan ve huzurlarına ilk defa çıkacağım mahkeme heyetinin bunu kendilerine karşı tepki, adalete baskı şeklinde algılayabileceklerini ve maksadımızın dışına çıkan birtakım kanaatler edinilebileceğini düşünerek bu isteğimden vazgeçmiş bulunuyorum.

Benim maksadım beni itibarsızlaştırmak isteyenlere karşı sizin beni terk etmediğinizi göstermekti. Velâkin, yukarıda zikredilen esbapla birlikte bir de bu cemaatin provoke edileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak, tahliye olmam halinde Metris’ten beni karşılayabileceğinizi düşünerek size mahkeme önüne gelmemeniz gerektiğini, gelenlerden de razı olmayacağımı bildiriyorum.

İnşâallâhönümüzde mübarek birkaç gece daha bulunmaktadır. Tahliye olmam durumunda bir mübarek gecede büyük bir salon tutarak bir araya geliriz ve hem hasretimizi giderir hem de dosta düşmana birlikteliğimizi gösteririz. Ancak tahliye olursam Metris’e beni karşılamaya gelmenizde bir mahsur yoktur.

7)Hayreddin Karaman’a yaptığım reddiye Türkiye’nin ve dünyanın her tarafına yayılmalı, Allâh için dağıtılmalıdır, bunu yaparsanız insanların imanının kurtulmasına vesile olursunuz, Allâh aşkına insanlara acıyın, bu profesörlere inanıp dinden çıkacaklar, sonra ebedi cehennemden çıkamayacaklar, bu kitap birçok insanın imanını kurtaracak derecede açık seçik yazılmıştır; ne olur en büyük hayır hatta ekmek vermekten daha büyük hayır bu kitabı herkese ulaştırarak insanları önlerindeki iman tehlikesine karşı uyarmaktır.

8) Yeni dergide 12 Nisan, 19 Nisan tarihlerinde okunan mektuplarım 22 sayfa halinde size arz edilmiştir. İlimlerle, marifetlerle, hikmetlerle dolu iki mektubu okuyun, okutun. Seyyid İbrahim Hazretleri’nin hikmetli ilimlerinden alıntılar yapılmış ve çok müfid olmuştur. Mehmet Talu Hoca Efendi 100 maddede özellikle gençlere çok önemli tavsiyeler, altın öğütler yazmıştır. Levha yapılıp asılacak kıymettedir.

Kemal Arkun abimiz Müslüman Türk milleti için en büyü felaketin harf devrimi olduğunu, bunun kötü sonuçlarını, harf değişikliğinin gerçek maksadını, Osmanlı düşmanlığının başlama sürecini, Ahmet Zeki Sarıhan gibilerin şarapçı diye iftira attığı kıymetli atamız Sultan Murat Han’ın faziletini ve sonunda 41. sayfada Osman Yücel’in eşsiz gerçekten örneksiz beyitlerini yazmış, ellerine sağlık, ömrüne bereket! Rabbim hizmetlerine dâim eylesin!

Keşke o beyitleri ezberleyebilsem diye temenni ettim ama hafızam eskisi gibi kuvvetli değil. Gençler siz mutlaka ezberleyin, Osman Yüksel abimiz ne yazmış mâşâallâh! Ali Eren Hoca Efendi’nin Hindistan, İmâm-ı Rabbânî ve diğer silsile erlerini ziyaretini konu ettiği yazısı okunmaya değer, Âdem (Aleyhisselâm)ın cennetten ilk indirildiği dağ, eski ismiyle Serendib adasının ve o dağın resmini ilk olarak gördüm. 45. sayfada, hepimizin ilk vatanı, babamızın ayak izi hala orada, resmini ilk bizim dergide gördüm Hira mağarasının bulunduğu Nur Dağı’na ne kadar benziyor. Hiçbir yerde okuyamayacağınız çok tatlı bilgiler var, dergideki diğer yazarlarımızın faydalı yazıları hakkındaki tahlillerimi haftaya bırakayım inşâallâh!

Mâşâallâh, dergi değil mübarek, kitap hem de kaç kitaba bedel bir kitap. Aman göreyim sizi sahip çıkın dergimize, her yere ulaştırın bu ilimleri, Rabbim de sizi iki cihan hakkındaki hayırlı muratlarınıza ulaştırsın. Âmîn!

TARAFIMA GÖNDERDİĞİNİZ BAZI MEKTUPLAR

Mâşâallâh, mektuplarınız yağıyor, sizin gönderdiklerinizi okumaya ve size okunacak mektupları yazmaya vakit yetiştiremez oldum, hep geriden geliyorum. Sizin bazınız da mâşâallah bir mektup gönderiyorsunuz ki içini açıyorum, onlarca mektup var hani nar için “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldi bin tane” derler ya işte öyle bir şey.

Şifâ-i şerif dersinden 2-3 zarf geldi, ben de hemen okurum diye bir açtım, yüzlerce mektup çıktı, kaç gün bitiremedim. Rabbim hepinizden razı olsun, siz beni unutmadınız, Rabbim de size unutma muamelesi yapmasın. Âmîn!

Gözlüklü Ahmet abimizin ve Ayşe Hocamız’ın medreselerinden yani 10 numaradan öyle mektuplar geldi ki mâşâallâh, “Mektubat”tan Arapça mektup yazanlar, “Risâle-i Kudsiyye”den beyitler, rüyalar, müjdeler, okudukları salevattan, İhlâs-ı şeriflerden, Yâsin ve Fetih sûrelerinden hediyeler “Kürsün ağlıyor, Gül Rasûlün hurma kütüğü misali inliyor” şeklinde hikmetli sözler. İnşâallâh haftaya “Mektubat”tan benim durumuma uygun gönderilen o mektubu tercüme edeceğim. Yazdıkları beyitlerden biri de:

“Bu zatlar hakkına çok söz demişler,
Hakikatle haberdar olmamışlar.

Kemal üzre muhabet etmemişler,
Anınçün iş bu sırrı bilmemişler.

Veliyyullâh budur Hakk’a gidelim,
Cemâl-i bâ kemâle seyredelim.”

şeklinde yazmışlar.

Kimi mahkememi birinde sanmış, beni icazetlerine çağırıyor, kesin çıkacağıma da karar vermişler. Rabbim hepsini büyük âlime, âmile, sâliha ve muhlasa eylesin. Âmîn!

80 yaşındaki âhiretanne 20 yıldır sohbetlerimi dinlediğini, çocuklarının bu sohbetlerle yola geldiğini yazmış, tek tek notlar yazmışlar, dualar, Yâsinler hediye etmişler. Tabi ki bu medreseler temelini Efendi Hazretlerimiz’in attığı, ilk tüten ocaktan Efendi Hazretlerimiz’in hizmetçisi olan bu yerlerden, bu fakire böyle desteklerin gelmesi elbette bu ocağın o yüce mürşide bağlı kalarak çok büyük hizmetlere devam ettiğinin en büyük alametidir. Rabbim nazardan muhafaza eylesin. Âmîn!

Sarıgazi’den “Tekamül Yolcuları” adındaki medrese talebelerinden ne mektuplar geldi, tespih namazları ve hacet namazları kılmışlar, “Biz davamıza gübre olabilseydik İslam davası çoktan çiçek açardı” şeklinde ne hikmetli sözler yazmışlar, medreseye giderken otobüste Metris’i gören koltuğa oturduklarını yazmışlar. Hoca olma imtihanlarına katılacaklarını yazmışlar, benden dua istemişler, hepsine dua ettim.

15 sene öncesine yani 28 şubat sürecine kadar yıllarca her pazartesi akşamı Küçükköy Merkez Camii’nde yaptığım sohbetlerin tabi ki bu bölgede çok büyük izlerini görüyorum. Bu talebelerin çoğunun hatta hepsinin diyebilirim, bu medreselerle tanışması, anne-babalarının bizim sohbetlerimizle buluşmuş olmalarının bir bereketi olarak karşıma çıkıyor, tabi bunları yazarken de kendimi yaşlanmış olarak görmeye başladım.

Bu arada Küçükköy / Beşyüzevler bölgesindeki tüm medârisin hoca annesi, muallimesi, vâızesi, her şeyi, beni çok seven ve dualarından eksik etmeyen Hayriye Annem’i zikretmemek vefasızlık olur. Benim için esas Hoca Anne odur, Rabbim bereketlerini, medreselerini, talebelerini her türlü nazardan, şerden, zarardan, zevalden muhafaza eylesin. Hepimizi Yüce Ğavsımız olan Mahmud Efendi Hazretlerimiz’e bağışlasın. Bu vesile ile bildireyim “Tekâmül Yolcuları”ndan diğer hocalarına ve özellikle bu fakirin derdiyle dertlenen hoca hanım efendiye çok duacıyım, bir de soyadı Öğcü olan manevi kızımın imtihanı kazanmış olması, aksi olsa dahi benim hatırım için desteklenmesi için aracıyım, benden istediği dua ve himmet hakkı bunu iktiza etmektedir. Rabbim bütün talebelerimizi ilim, amel, ihlas ile aziz eylesin. Âmîn!

Sevgili cemaatim şunu ifade etmeliyim ki, benim zengin cemaatlerim, güçlü vakıflarım, kurulu holdinglerim yok. Var olan vakfımı da 28 şubatçılar kapattı, külliyeme de el koydular, hala bunları da iade etmediler. Babam 28 şubat sürecinde iflas etti ya da Mehmet Kaya Efendi’nin tespiti üzere ettirildi.

Evvelce sadece benim üzerimde Esenyurt’ta hem de 15 dönümü imarlı olan 25 dönüm yer olup, burada yapılacak 1000 dükkândan 100’ü bizim vakfımızın hayrına ayrılacakken, maalesef bugün üzerimde ve tasarrufumda bir dükkânım bile yok ama benim Rabbim, Peygamberim, meşâyihım, Efendi Hazretleri gibi Ğavsım ve mededim, sizin gibi beni Allâh için, din için seven garip cemaatin, fakir talebelerim var.

Öyle sevenlerim var ki, öyle mektuplar gönderiyorlar, öyle muhabbet arz ediyorlar, öyle samimiyet belirtiyorlar ki şimdi Arena’ları kim dolduracak diye gözlendiği bu günlerde, hiçbir grubu, fırkası, hızbi, teşkilatı olmayan bu fakir ve siz Arenaları da doldururuz. Çünkü evvela gönülleri doldurduk sonra yüz binlerle hem de yirmi sene evvel, Külliyeyi de, ona giden iki köprünün tüm yollarını da, Çekmeköy’den, Paşabahçe’den gelen giden tüm yolları da doldurduk. 32 sene önce de biz Rize-Pazar / Tütüncüler Köyü’nün 12 kilometrelik yolunu, etraftaki dört köyün de yolunu icazetimizde elli bin kişiyle doldurmuştuk. Çünkü biz evvela Allâh âşıklarının gönüllerini doldurduk sonra camileri, yolları ve salonları doldurduk.

Biz 5 yaşında gözümüzü açar açmaz ilk önce Allâh ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sevgisine delalet eden Efendi Hazretlerimiz’in sevgisini kalbimize doldurduk, sonra bu ilmin sevgisini bize anayı, babayı, eşi, dostu her türlü imkanı bıraktıracak ve bizi gurbete çıkartacak kadar kuvvetli doldurduk, sonra talebe okutma sevgisini genç yaşımıza rağmen yakalandığımız şeker hastalığını da, dertleri de, diğer tüm zevkleri de unutturacak derecede yüreğimize doldurduk, sonra da her türlü tehdide aldırmadan size hizmet ve sohbet sevgisini mal, can, evlat dahil her değerimizden daha kıymetli tutarak gözümüzü, gönlümüzü sizin sevginizle dertlenme hatta çoluk çocuğunuzun imanını bile düşünme derdiyle doldurduk.

Onun için de gönüller bu hayırlarla dolduğu için yeri göğü cemaatle doldurduk, bu sevgi ve dert öyle bir keramettir ki, diğerlerinin yüz binlerce muvazzaf ile düzenleyeceği meclisleri bizim cemaatimiz ferdi gayretleriyle doldururlar. Rabbim bizi Allâh için sevenlerin gönüllerini, evlerini, ocaklarını, meclislerini nurlarla, feyizlerle, bereketlerle doldursun. Âmîn!

Şimdi bu vesileyle biraz da sizi konuşturayım. Ben çok konuştum; sizin mektuplarınızdan aktarımlar yapalım.

Erzurum’dan yazan Tâhâ Peker kardeşimi dinliyoruz;

“Bütün hamdler ‘Herşeyi yaratmış olan Zât (gizliyi de, açık gibi) bilmez mi?! (Varlıkların en ince yönlerini hakkıyla bilen) Lâtif de, (bütün varlıkların görünen görünmeyen tüm hallerinden haberdâr olan) Habîr de ancak O’dur’ buyuran Allâh’a mahsustur.

Salât-ü selamlar: ‘Allâh-u Te‛âlâistiğfara devam eden kimsenin her sıkıntısı için bir çıkış yolu ve her kederi için bir ferahlık sağlar ve onu, hiç beklemediği bir yerden rızıklandırır’ buyuran Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve sabreden âl-i ashâbının üzerine olsun.

Muhterem Hocam! Evvela şunu belirtmek isterim ki ben, işletme son sınıf öğrencisiyim. Allâhımız’ın buyurduğunun ve Habîbi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in duyurduğunun, bildiğim kadarı ile âlimi, bilmediğim kadarı ile talibiyim. Bu münasebetle bu fakir, yıllardır sizin kitaplarınızdan ve vaazlarınızdan istifade ediyor. Tabi bu vesile ile de davanızı, dostunuzu ve düşmanınızı çok iyi tanıyorum.

Sizden öğrendiğim itikat ve amele taalluk eden meseleleri ve yine sayenizde idrak etmiş olduğum kurtlar sofrasındaki İslam ümmetini: ‘Hayra delâlet eden, o hayrı yapan gibidir’ hadîs-i şerifinin müjdesine mazhar olmak niyeti ile ve emr-i bil mâruf nehy-i anil münker gereği, dilimin döndüğünce ve ilmimin yettiğince gittiğim her yerde korkmadan ve bıkmadan anlatıyorum.

İnternet ortamında reddiyelerinizi ve sohbetlerinizi yayarak ve her ay bursumun bir kısmı ile kitaplarınızı alıp arkadaşlarıma ve yakınlarıma dağıtarak, âcizane hizmet etmeye çalışıyorum. Netice, müsbet elhamdülillâh. ‘Namaz Kılmayanların İki Cihanda Başlarına Gelecek Belalar’ eserinizi okuyup namaza başlayanlar, gayr-i meşrû flörtlerden elini alamayanların ‘Zinaya Yaklaşmayın’ kitabı vesilesi ile istiğfar etmeleri ve daha niceleri…

Defalarca tarikat dersi almak için istihare yapmama rağmen hâlâ çıkmadı. Fakat evvelden bazı evliyâullâha da yıllarca imtihan gereği çıkmamış olmadığını hatırlayarak sabrediyorum. Müntesip olamadım ama muhibbiyim, dua buyurun inşâallâh. Efendi Hazretleri’ne ve size olan muhabbetimde ifrat olduğunu söyleyen yakınlarıma her seferinde ‘Amellerin en faziletlisi, Allâh için sevmek, Allâh için buğz etmektir’ hadîs-i şerifini hatırlatıyorum.

İbrahim Ethem Hazretleri’nin, Allâh dostlarını sevmesi ile onların arasına ilhak edilmesini de ibret veren bir hadise olarak görüyor ve bu sebeple sizleri çok seviyorum. Bir gün annem: ‘Babanı mı yoksa, Cübbeli hocayı mı daha çok seviyorsun?’ diye latife etti. Ben de: ‘Cübbeli hocayı daha çok seviyorum, çünkü babam sadece evi ile mükellef, hocam ise tüm Ehl-i Sünnet ile’ dedim.

Metris’e ilk girdiğiniz zamanlar rüyamda sizi gördüm. Metris’e ziyarete gelmişim ve cübbenizi bu fakire satmanızı istiyorum. ‘Başka zaman olsaydı, ‘Ben öğrenciyim param yok, hediye eder misiniz hocam?’ derdim ama şimdi siz benden daha garipsiniz, hediye etseniz de ücretini vereceğim’ diyorum rüyamda.

Sonra babam beni uyandırdı, rüyamı anlattım. Babam: ‘Sabah-akşam hocanın kitaplarını okuyorsun, sohbetlerini dinliyorsun bari rüyada bırak da hoca rahat bir nefes alsın’ dedi.

Kıymetli Hocam! Daha evvel size mektup yazmak istedim fakat size ulaşmayacağını düşünerek her seferinden vazgeçtim. Ancak Arifan dergisinde yayınlanan mektuplar vasıtası ile sizin, hepsini okuduğunuza kani oldum ve bu mektubu yazarken üç defa tefâül yaptım.

İlkin, asrın müceddidi Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlisi’nden nasip oldu. Açtığım âyet el-Câsiye Sûresi’nin 30. âyeti idi. Artık o kimseler ki iman (şartlarına şüphesiz bir şekilde itikat)etmişlerdir ve (namaz, oruç, hac, zekat gibi)salih ameller işlemişlerdir; işte Rableri onları rahmeti(nin mahalli olan cennet)içerisine girdirecektir. İşte sana! Ancak bu, pek açık bir kurtuluşun ta kendisidir.’

İkincisi ise Erzurumlu Alvarlı Muhammed Lütfi Efe Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun ‘Hulâsâtü’l-Hakâyık’ ve ‘Mektubât-ı Hâce Muhammed Lütfi’ adlı eserindeki nazımlar:

‘Keşf olsa gerek gün gibi esrâr-ı muammâ,
Gözler görecek kamer-i kudret-i mücellâ.

Kādir-u kadim adlini izhâr eder elbet,
Bu mihr-i munîr âleme olur mütecellâ.’

Hem âyet-i celîle hem de bu beyitler beni çok etkilemişti. Fakat sonuncusu daha bir tesir bıraktı. Çünkü Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garibullâh (Kuddise Sirruhû)nun Risale-i Kudsiyye’sinin 1. cildini rastgele çevirdim. Bildiğiniz üzere ‘Cemâli bâ kemale seyr idelim’ cümlesi hemen her beyitte geçmektedir.

Ben de böyle bir şey bekliyordum fakat karşılaştığım manzara, tüylerimi diken diken etti. Açtığım yer ilk cildin 129. sahifesi idi ve bir hadîs-i kudsî:

«مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ أٰذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ.»

Her kim benim velime (dostuma)düşmanlık ederse, ona harp ilan ederim.

İşte, benim gibi âciz bir günahkâra bile sarih bir şekilde manevi işaretler zuhur ediyorsa, Efendi Hazretleri gibi yüce bir Ğavs’ın: ‘Ahmed! Senin hakkında evliyaullâha müracaat ettirdim. Fakat bu iş hepsini aşınca bizzat Allâh-u Te‛âlâtecelli buyurarak ‘Ahmed’i Bana bırakın, onun işlerini Ben hususi yönetiyorum, ona kimseyi dokundurmayın’ buyurdu demesine şaşmamak lazım.

Yiğit Bulut’a katıldığınız ‘Sansürsüz’ programında: ‘Herkes ‘hocam arkandayız’ diyor, biri de önümüze siper olsun’ demiştiniz. Yıllardır dinlediğim sohbetlerden birçok şey aklımda kalmıştı fakat bu sözünüz kadar zihnime kazınan daha başka bir şey olmadı. Canım Hocam! ‘Ölümü göze alamayan bir ordudan korkma, ölümü göze alan bir kişiden kork!’ demiştiniz. En yakınlarınız terk etse bile ben, ölümüne sizin yanınızdayım.

16.641 Yâ Lâtif ism-i şerîfine, tefriciyelere, Yâsinlere, Fetihlere devam ediyoruz. Teheccüdlerde, hacet namazlarında tüm ezilen, mazlum Müslüman kardeşlerimize ve size dua ediyoruz. Rabbim, usturanın iki tarafının keskin olduğu gibi bedduamızı da kabul eylesin. Size bunu yapan ve yaptıranları Mevlam, Kahhâr ism-i şerîfiyle kahreylesin, mahveylesin, helak ve berbat eylesin.

Allahımız (Celle Celâlühû); Kâinatın Efendisi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şefaati, Hacı Mahmud Efendi Hazretlerimiz’in ve sâir silsile-i meşâyıhımızın himmetleri ve tüm Müslümanların duaları vesilesi ile tez zamanda hayırlı beraatler nasip eylesin. Rabbim, isminizin baş harfleri ile bir şiir yazmaya muvaffak etti. Başka bir kâğıda yazıp, bu mektubun içinde göndereceğim inşâallâh. Mutlu olacağınız ümidi ile yazdım, inşâallâh bir nebze de olsa mutlu olursunuz.

Dularımız sizinle Hocam, Erzurum’dan muhabbet, hürmet ve selamlar.”

Görüyorsunuz mektuplardaki seviyeyi, başlamaları, tefâülleri, muhabbet ve samimiyetleri. İnşâallâh bu kardeş gelsin, çıkınca benden bir cübbe alacağı olsun ama kimliğini de getirsin, herkese cübbe yok, sonra kandırılmayalım. Hapis güzümü açtı ama iş işten geçti, neyse tam geçmedi daha önümüzde hizmetler var, Efendi Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Neler göreceksin neler!”

Kimlik derken aklıma geldi, geçende Hacı Ramis amcamın komşusu benim de eski cemaatim Hacı Kadir amca ziyaretime geldi. Hacı Ramis Efendi de gelecekken tansiyonu fırlayınca gelememiş, Rabbim şifa, âfiyet versin. Hacı Kadir Efendi gelmiş fakat evden çıkarken kendi kimliğim diye Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kimliğini almış.

Şimdi “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Kimliği” diye aynı bizim kimlikler ebadında bir kimlik yapmışlar, bilmem gördünüz mü? Acayip bir şey, aynı bizin kimliklerdeki gibi hâneler var fakat onda daha fazla ilaveler var, görmeden anlayacağınız şey değil, bana da mektupla gönderdiler. Neyse bu Hacı abi o kimliği kendi kimliği sanarak almış gelmiş, savcı izni zor iş, onu almışlar ama kapıya gelince memurlar içeri almamışlar.

Necdet ve Habeş kardeşler ziyaretime çıkınca Kadir amcanın da kapıda olduğunu ve bu nedenle içeri giremediğini söylediler. Ben de onlara “Onun zaten beni ziyaret etmesine hacet yok, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kimliğini kendi kimliği olarak alanın makamı ne kadar yüksek olur mâşâallâh” diyerek latife ettim. Bu vesileyle ona da tüm gelmek isteyip gelemeyenlere de selam ve hürmetlerimi gönderirim.

Geçenlerde eski ihvandan ve beni çocukken emr-i bil mârufa çıkaranlardan kayıkçı Hâlid Efendi de ziyarete gelmiş fakat gözündeki rahatsızlıktan dolayı göz okuma cihazından geçememiş, bu vesileyle onun da ellerinden öper dualarını beklerim. İlerlemiş yaşına rağmen zahmet ettiği için çok teşekkür ederim.

Erzurum’dan yazan bu yavrumun “Hocam Benim” adlı şiirini de önümüzdeki dergide yayınlasınlar inşâallâh.

Evvelce Hristiyan iken sonra Müslüman olan Macaristanlı bir hanım kardeşim 4-5 sayfalık uzunca bir mektup yazmış tabi Türkçeyi biraz farklı yazmış. Bu hanım Macaristan’da iken bir Türk ile evlenmiş, sonra buraya gelince Müslüman olmuş, namaza başlamış, onu Müslüman eden kocası hâlâ kılmıyormuş.

Onu bir hanım cemaati umreye götürmüşler, Kâbe’yi görünce çok ağlamış fakat 2 senedir benim sohbetlerimi dinlemeye başlamış. Mahremsiz seferi mesafeye gidilemeyeceğini öğrenince şimdi gittiğine pişman olmuş, bu hanım hayızlı kadının camiye girmesine fetva veren hocaları dinliyormuş sonra bunun caiz olmadığını benden duyunca gitmiş onlarla tartışmış şimdi onları terk etmiş.

Uzun bir mektup, ben özetledim, keşke vakit olsaydı da hepsini nakledebilseydim. Sonunda bana: “Hocam sen hak dini anlatıyorsun, seni dinleyince tatmin oluyorum, yakında çıkacağını rüyamda gördüm” diye yazmış ve yanlış anlatan hocaları çok kınamış. Ne diyeyim hidayet Allâh’tan! Bizim kırk yıllık Müslümanlar Hayreddin Karaman, Mustafa İslamoğlu, Aziz Bayındır gibileri saygıyla dinlerken Rabbimin yakın zamanda Müslüman olmuş birine hakkı bâtıldan ayıracak bir Furkan kabiliyeti bahşetmesi onun hikmetinin eşsiz bir tezâhürü olarak önümüze bir daha çıkmıştır.

Abdülaziz Kazan namında bir kardeşim hem mektup yazma adabı konusunda hem Suriye hakkında, hem de bana duası hususunda şöyle yazmış:

“Esselâmu Aleyküm Hocam!

Nasılsınız iyi misiniz? Hocam inşâallâh iyisinizdir. Hocam mektubuma besmelesiz hamdelesiz ve salvelesiz başlamamın nedeni bir keresinde vefat eden eski Halep müftüsü olan Üsâme Hazretleri’ni şöyle derken işittim. ‘Bana kürsüye soru ve dua talebi için kağıt yolladığınızda besmele veya hamdele gibi olan yazıları yazmayın. Çünkü bu yolladığınız kağıtlar yere düşebilir veya uygun olmayan piş şeylere düşebilir.’ Hocam Halep müftüsü Üsâme Hazretleri’nin öğrettiği gibi mektubuma başladım yani bu zikirleri içimden okudum sonra mektuba başladım.

Hocam bu mektubu size dükkândayken yazıyorum. Hocam buradaki bütün arkadaşlar size selam söylüyor ve size dua ediyorlar. Tabi ki biz de sizden dua istiyoruz hocam.

Hocam ben Suriye’den yani Suriye Halep şehrinden evliyim. Dün benim eşim internet üzerinden kardeşi ile konuşurken orda bir patlama olmuş ve bunun üzerine internet bağlantısı koptu. Hocam aradaki durumlar çok ama çok kötü. Söylediklerine göre orada insanlar bıçakla hayvan keser gibi boğazlanıyor ve bunu kimin taraftarlarının yaptığını kimse bilmiyor yani anlayacağınız orada acayip bir kargaşa var. Hocam ne olur dua buyurun ve cemaate de duada bulunmalarını söyleyin. Hocam sizi çok seviyorum buradaki arkadaşlarda Allâh biliyor ki sizi çok seviyorlar.

Hocam siz bir sohbetinizde şöyle anlatmıştınız; Âdem (Aleyhisselâm), Davud (Aleyhisselâm)ın ömrüne muttali olunca bunu çok kısa görmüş ve bunun üzerine demiş ki: ‘Benim ömrümden kırk sene şu zürriyetimden gelecek olan Davud oğluma bağışlıyorum.’ Bunun üzerine Cebrâîl (Aleyhisselâm)bunu bir kağıda yazıp kaydetmiş ki yarın öbür gün Âdem (Aleyhisselâm)bu sözü unutup da ömrümden neden kırk yıl kısaldı demesin.

Hocam ben sizden bu kıssayı dinlediğimde şöyle dua ettim: ‘Allâhım! Benim de bu kadar yaşayacağım yıl varsa ben onları Ahmed Hocam’a bağışladım çünkü o Ehl-i Sünnet’i müdafaa ediyor. Bense hiçbir işe yaramıyorum. Ne olur duamı kabul buyur. Allâhım, Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hakkı için illâ da kabul buyur. Âmîn.’

Hocam Allâh hakkı için siz de ‘Âmîn’ deyin belki benimki kabul olmaz sizinki inşâallâh kabul olur. Hocam bu mektup da sizi Allâh için sevdiğime dair yazılı vesika olsun. Hocam çok uzattığım için ve vaktinizi aldığım için hakkınızı helal edin.

Hocam Allâh’ı ve Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i müdafaa ediyorsun ya ‘Fedâke ümmî ve ebî (Anam-babam sana feda olsun.)’

‘Allâhüme eyyidhu birûhil-kudus (Ey Allâh! Onu Cibril ile destekle.)’ Âmîn!

Allâh’a emanet olun hocam.”

Rabbim zengin, ondan almasına ne hâcet, ona da, bana da, size de hayırlı uzun ömürler versin. Âmîn!

Çekmeköy’den yazan Bozyurt soyadında bir hanım kardeşim, radyonun büyük nimet olduğunu, aklına ne takılsa canlı gibi radyonun yayınladığı sohbetlerimde çıktığını, eşinin, çarşaf giymesine izin vermediğini fakat bu konudaki sohbetimi dinleyince izin verdiğini yazmış.

Gerçekten canlı sohbetlerimde bana çok rastlayan oluyordu, konu kişinin ihtiyacına göre şekilleniyor, kim hangi soru ile gelmişse cevabını alarak dönüyordu. Fakat şimdi bu hal radyo sohbetlerinde de belirmeye başladı, ben burada radyo dinlemeye çok vakit bulamıyorum ama yanımdakilerin birçok defa sohbeti açar açmaz tartıştıkları konuların cevabını aldıklarına ve bunu şaşkınlıkla karşıladıklarına şahit oldum.

Geçen akşam koğuştaki biri mealli bir Kur’ân’ı abdestsiz tutup okumaya başladı. Ben ona bu durumu anlatmak isterken yeni geldiğimden huyunu suyunu bilmediğim için biraz durakladım. Daha yarım dakika bile geçmemişti ki radyoyu açtım, o anda sohbetim vardı ve hiç mübalağasız ve hilafsız söylüyorum ki mevzu mushafı abdestsiz tutmama konusuydu. Çocuk da şaştı kaldı. Başıma bu iş geldikten sonra özellikle büluğa ermemiş çocukların bana yönelişi, duası ve ilgisi çok arttı, tabi bunu sizin bana ilginizin ve şevkinizin, çocuklarınızdaki bir tezahürü olarak değerlendiriyorum. Bu konuda o kadar mektup geliyor ki şaşırırsınız, tahmin bile edemezsiniz. Bakın İkitelli’den yazan Engin soyadlı bacım neler yazmış:

“Selâmun Aleyküm Kıymetli Hocam!

Artık yokluğunuz dayanılmaz bir hal aldı hocam. Ortalık yalancı fırsatçılara kaldı. Rabbim bir an önce sizin beraatinizi nasip etsin. Ben İkitelli’den yazıyorum. 3,5 yaşında bir kızım var, sizi o kadar çok seviyor ki anlatamam. Her yerde, her mekanda size dua ediyor. O küçük ellerini açıp ‘Cübbeli hocamızı kurtar Allâhım!’ diyor. ‘Cübbeli Hocamız çıkınca bizim eve gelecek, ben onu çok özledim, onu çok öpeceğim’ diyor.

Bir gün otururken yetmişli yaşlarda olan anne anneme ‘Sen Cübbeli Hocamız’a niye dua etmiyorsun?!’ dedi, çok şaşırdık. Televizyonda başka hocaları (yani bozuntularını) görünce ‘Bunlar hoca değil, sakalı yok’ diyor. ‘Cübbeli Hocamız’ı açın’ diyor.

Bir gece de uykusunda çok kötü korkmuştu, çığlık atarak ağlıyor, konuşamıyordu bile. Öylesine bir haldeydi ki Allâh korusun çocuğu delirdi zannettik. Sonra okuduk zar zor uyudu. Sabah uyandığında korktuğu manzaraları anlattı ve ‘Cübbeli Hocamız onları öldürdü’ dedi.

Siz bize daha çok lazımsınız hocam. Küçücük çocuklar bile sizi anlıyor, seviyor, biliyor da bazı taş kafalılar çekemiyor. Bir gece ben âcizane sizi yokuş aşağı hızla koşarken gördüm. Arkanızda iki tane sarıklı cübbeli adamlar sizi kovalıyordu. ‘Allâh Allâh bunlar da bizden ama hocamızı niye kovalıyorlar?!’ dedim. Yorumu size bırakıyorum.

Hocam az önce Mustafa Hocamız’ı dinledim. Bir kardeşimizin Efendi’yi rüyasında görüp sizin için dua etmesini istediğini, onun da ‘O 21 haziranda çıkacak’ buyurduğunu anlattı. O heyecan ve sevinçle bu mektubu yazdım. Sizi çok seviyoruz.”

Bu bacımın rüyasında yokuş aşağı koşmam iyi çünkü yakış yukarı koşmak; zahmet, aşağı doğru koşuş ise kolaylığa işarettir. Nitekim şair:

وَلَيْسَ شَيْءٌ مُيَسِّرٌ كَالنُزُولِ

“Hiçbir şey iniş kadar kolay olmaz”

diyor. Arkamdan kovalayan iki sarıklı pazar sabahları biri yukarıda biri aşağıda oturan hacı hoca kesimi olabilir. Rabbim hayra çıkarsın.

Efendi Hazretlerimiz hakkında itikatsız laflar sarf edenler beni mi sayacaklar, zaten bu tipler beni sevseler kendimden şüphe duymam gerekir. Bu vesileyle birinizden gelen bir mektupta geçen şu bilgiyi aktarayım. Nasıl olsa bedava, hemen alırsınız.

İmâm-ı Mâsum (Kuddise Sirruhû)şöyle demiştir: “Şeyhinin aleyhine kimin yanında konuşulur da o hâlâ susarsa köpekten beter olur, çünkü sahibi köpeğini terk etse bile köpek sahibini terk etmez.” Rabbim bizi Efendi Hazretleri’nin kıtmîri Kumaş kadar sadık eylesin. Âmîn!

Almanya’dan Serdengeçti ailesinin 5 yaşındaki çocukları kendi el yazısıyla bana, Lalegül’de çalışanlara ve radyoyu dinleyenlere işlerimiz rast gelmesi için dua etmiş, aynen bu tabiri kullanmış, biz de “Âmîn” diyelim.

Sultanbeyli’den Senanur kızım, Zehra Kazan kızım küçücük yaşlarına rağmen büyük laflar etmişler, cevap bekliyorlarmış.

Muhammed Enes adında 6 yaşında bir yavru beni teselli ediyor, görseniz Metris’te ne fırtınalar kopuyor ama bu kadar çocuğun ve gencin bu sevgisi inşâallâh ardımızdan dinimize, davamıza sahip çıkan birçok nesil bırakacağımızı müjdeliyor. Böylece biz boşuna yaşamadığımızı, boşuna ölmeyeceğimizi kendimizin de, çocuklarımızın da hatta merkep ve bineklerimizin de merhum Necip Fazıl’ın:

“Vatanımda sular akar, başıboş,
Herkes, birbirini kaka, başıboş,
Bozkırlardan topal bir tren geçer,
Çocuk, merkep, özür bakar, başıboş.

Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.
Allâhım! Sen acı bu sâf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş”

dizelerinde hayıflanarak anlattığı başıboşlardan olmadığımızı anlayarak bir nebze olsun ferahlanabiliyoruz.

Daha birçok yavrum var, hepsinin adını zikredebilmem mümkün değil, Rabbim hepsini biliyor, hepsini salihlerin bakımını üstlenen Yüce Veli’ye ve Yüce Mevlâ’ya emanet ediyorum.

Bu arada Sultanbeyli’den çok mektup aldığımı yazmadan geçemeyeceğim. Evvelce oraya da sohbete giderdim, nereye gitmezdim ki?! İlk başta Belediye başkanı Ali Nabi Hoca’nın evinin yanındaki mescitte başladım sonra merkez camisinde yaptım. O arada Rahmetli Abdullah Vanlıoğlu Hoca Efendi’nin Bayburt’taki Ulu Cami örneğiyle yaptırdığı Ulu Camii’nin açılışına katıldık. Bir cuma günüydü, Efendi Hazretlerimiz’le birlikte katıldık. İlk hutbeyi okumak ve Cuma kıldırmak fakire nasip oldu. Efendi Hazretleri o zaman hoparlörle konuşmadığı için beni imam etti sonra orada yıllarca sohbete devam ettim. Rabbim bizim de, sohbetlerimize gelenlerin de ecirlerimizi zayi etmesin. Âmîn!

Geçenlerde size cezaevinde Ahmet Hulusi’nin kitaplarının bedava dağıtıldığını, bu adamın yanlış, zararlı, tehlikeli olduğunu ve bazı yanlış görüşlerini nakletmiş, sizden de bu konuda bilgi istemiştim. Bir hanım kardeşim Avnullah Özmansur Hoca Efendi’nin bu adam hakkındaki bazı reddiyelerini yazıp göndermiş. Avnullah Hoca Efendi kendisini ziyaret edip elini öptüğüm, duasını istediğim, zikir ehli, âlim fâzıl bir zattır. Bana her gece secdede dua ettiğini yıllar önce müjdelemiştir.

Bu zat, Yaşar Nuri, Abdülaziz Bayındır, Süleyman Ateş gibi Ehl-i Sünnet hatta bazısı Ehl-i İslam dışı hoca müsveddeleri hakkında bayağı reddiyeler yazıp, birçok yetkili bürokrata da bu kitapları hediye göndererek çok hizmetler yaptı, hâlâ da yapıyor diye biliyorum. Benden kendisine selam ve hürmetler iletin, dua isteyin, cevabını da bana yollayın inşâallâh! Velilerden ve seyyidlerden olan bu hocamıza Rabbim hayırlı uzun ömürle daha nice hizmetler nasip eylesin. Âmîn!

Bakın Avnullah Hocamız bu sapık fikirli Ahmet Hulusi hakkında neler yazmış:

“Ahmet Hulusi’nin son zamanlarda ‘Dini Yanlış Algılamak’ isimli kitabı, daha sonra da diğer kitapları elimize geçti. Kitapları baştanbaşa kelime oyunları ve tüm gerçekleri inkâr eder nitelikte, hurafe ve tahriflerle doludur! İnsanları yanıltıp inkâra götürücü ve 1400 seneden beri gelen ‘Süzel’ inançları yok edici sözlerini aşağıdaki bölümlerde tek tek göreceğiz.

Öncelikle şunu söyleyelim; tüm kitaplarında Kur’ân-ı Kerîm’e ve sağlam hadislere dayanan, peygamberimizden günümüze kadar sapasağlam en güzel şekilde gelen, Allâh, melek, ruh, cin, şeytan, âhiret, cennet ve cehennem inancını yıkarak ve de büyük mutasavvıf, İmâm-ı Rabbânî’nin yanlış olarak gördüğü, Vahdet-i Vücud görüşünün kafasını, gözünü kırarak, kendine göre önceliklere hiç benzemeyen bir şekilde empoze etmek istiyor.

Daha doğrusu; insanları ve tüm canlı, cansız, temiz, pis, her şeyi, her zerreyi Allâh kabul ederek “Allâh, zatıyla ve tüm sıfatlarıyla, her zerrenin içindedir” deyip, yeni bir inanç icad ediyor; bunu da kendi keşfi olduğunu söylüyor!

Nasıl mı? İşte zihinleri karıştırıp allak bullak eden sözleri:

1) Önce Tanrı kelimesini tenkit ederek; “Gökte, ötelerde bir Tanrı yoktur” diyor.

2) Sonra daha ileri giderek; “İlah yoktur, ötede, göklerde bir ilah yoktur” diyor.

3) “Allâh Kur’ân’da İlah yoktur dediği halde, adamlar ilahiyat fakültesi kurmuşlar. İşte onların ilimleri bu kadardır” derken ne hale düştüğünün farkında mı acaba?!

4) “İbadetler, rıza kazanmak için değil, ikinci yaşamda kimse senden hesap sormayacak. Bu ibadetleri (fizikî) fayda ve cehennem olan güneşin çekiminden kaçabilmek için yapıyorsun” diyebiliyor.

5) “Ötelerde arşta bir ilah yoktur. Allâh diye işaret edilen, insanların özünde” diyor ve Allâh’ı arştan indirip; kâfir, ateist her tip insanın özüne hapsediyor!

6) “Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, tasavvufa göre her zerrede zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle mevcuttur” diyebiliyor ve Allâh’ı maddelerin içine sıkıştırıyor.

(Hâşâ! Böyle sözlerden Allâh’a sığınırız! Allâh bu iftiradan berîdir, yücedir, ilmi ve kudretiyle her zerreye hâkimdir. Yerleri ve gökleri yarattıktan sonra arşa mahiyetini bilmediğimiz bir halde istiva etmiştir.)

7) Allâh’ın ruh üflemesini, meleklerin ruh üflemesini bildiren âyet ve hadisleri görmemezlikten gelip hiçe sayarak: ‘Beyin kendi ruhunu üfler” diyebiliyorlar.

8) “Evrende sayısız dalga boyları, katmanlarında sayısız bilinç türleri vardır. Dünyamızda bu alt katmanlarda yaşayan bu canlı türlerinin bir kısmına da o devirde ‘Cin’ adı verilmiştir” derken:

Sanki cinler kendiliğinden var olmuş ve o zamanki insanlar, onlara “Cin” ismini takmış gibi “Ben cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattım” âyetini ve Kur’ân’da İnsan Sûresi olduğu gibi bir de Cin Sûresi olduğunu, cin ismini, Allâh’ın Kur’ân’da bildirdiğini, babaları Cânn’ın yalın ateşten yaratıldığını, Hazreti Süleyman’ın peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hem insanlara hem cinlere peygamber olduğunu: “Biz cenneti ve cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağız” âyetini bildiği halde yok sayarak, Kur’ân’daki cinlerle ilgili diğer âyetleri, onların Hazreti Süleyman’ın emriyle Mescid-i Aksa’yı inşa ettiklerini ve birçok hizmetlerde bulunduklarını; kaleler, heykeller, sabit kazanlar yaptıklarını, Peygamberimizin ilk yıllarında ise Kur’ân’da bildirildiği gibi bir cin, sabah namazında Peygamberimizi dinleyerek kavmine haber vermesi sonucu, Allâh’ın hidayeti ile Müslüman olduklarını, onların da salihleri ve ermiş velileri olduğunu, İmâm-ı Taberî’nin rivayetine göre onlardan sekiz yüz peygamber geldiğini bilmesi gerekirken, bunları hiç kāle almadan, onlar tabiat kuvvetlerinden bir enerjiymiş ve ölüm ötesinde melekler ve disiplin yokmuş da orada insanlara nüfuz edeceklermiş gibi çok tehlikeli laflar edebiliyor.

İşte ayet: “(Rasûlüm!) De ki: ‘Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’ân’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, harikulade güzel bir Kur’ân dinledik.’” (Cin Sûresi:1)

“Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.” (Cin Sûresi:2)

9) Neredeyse Cebrâîl (Aleyhisselâm)ı postacıya benzetecek istihza…

10) Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i de, güya tenzih etmek için robota benzetiyor!

11) Her bölümde “Allâh diye işaret edilen” ifadesini kullanırken, Allâh (Celle Celâlühû)görünen bir mekanda sabit, parmakla işaret edilir bir cisimmiş gibi bir şekle sokmuyor mu?! Veya Allâh’ın Zât’ı yok mu ki, “Allâh diye işaret edilen” tabirini kullanıyor. Hâşâ!

Böyle sapkınlıklardan Allâh’a sığınırız. Âmîn!

İşte Avnullah Hocamız bizi böyle aydınlatmış. Rabbim kendisinden razı olsun. Bu adam özellikle sosyete kesiminden birçoğunu saptırmaktadır, şerrinden insanları sakındıralım. Bir de Bursa’dan yazan bir hanım kızım bana hem bu adam, hem de Cemal Nur denen kadının yanlış görüşleri hakkında uzunca bir mektup yollamış, haftaya da inşâallâh o mektuptan nakil yaparım. Sizin gibi şuurlu ve faal cemaatim varken sırtım yere gelmez inşâallâh!

Ahmet Naim Efendi Türkiye Gazetesi’nin yayınları hakkında sormuş evvelce de belirttiğim üzere bu cemaat Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin yakın ve seçkin talebelerinden Hüseyin Hilmi Işık Hoca Efendi’ye bağlıdırlar, yayınları Ehl-i Sünnet’e hizmet etmektir, sadece şeyhlerinin Şâfi‛î olmasından dolayı biz Hanefîler’e uymayan bazı fıkhî meselelerde sıkıntı olabilir ki bu husus “İhyâ” gibi eserlerin tercümelerinin okunmasında da mevcuttur.

Ama bu meseleler İmâm-ı Şâfi‛i (Radıyallâhu Anh)a göre kazası olanın nafile kılamayacağı ve diş dolgusu, kaplaması gibi teferruatla sınırlı kaldığından bu yayınlardan istifadeye mani değildir. Özellikle Vehhâbî fırkasına, reformistlere, mezhepsizlere, tasavvuf karşıtlarına çok büyük reddiyeler içeren bu yayınların dili ağır olmakla beraber Ehl-i Sünnet mensupları için bu kitaplar kaynak eser niteliği taşımaktadır.

Erzincan’dan Mehmet Kurtaran kardeşim evvelce Erzincan’daki hoca kardeşlerimiz hapse atıldığında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüğünü ve kendisine “Ben bu işlerden yani Allâh için hapis yatmaktan razıyım” buyurduğunu yazmış.

Savcı Cihaner zamanında orada özellikle Bahadır Hoca çok çile çekti, Rabbim ecirlerini zayi etmesin, mükâfatlarını azim eylesin. Âmîn! O da Erzincan’dan beni ziyarete gelmiş fakat izin alamamış, sonra oğlu geldi, hafız molla bir arkadaşıyla geldi beni çok sevindirdiler. Babası gelmiş kadar oldu, Rabbim ona da, diğer talebelerimize de nazardan muhafaza kılınarak ilmi çalışmalarını tamamlamayı müyesser eylesin. Âmîn!

Samandıra’dan yazan bir bayan:  

“Yunus gibi düşsem suya,
Yusuf gibi bir kuyuya,
Nice bin zevk duya duya,
Rabbim Allâh diyeceğim”

şeklinde bir beyit yazarak beni teselli etmiş, bu şiiri kendi yazmışsa mâşâallâh diyorum, her hâl-ü kârda Rabbim ona da bize de imtihanları kazanmayı hatta bu şiirde zikredildiği vechile kazâ-i ilâhiden zevk alabilmeyi nasip eylesin. Âmîn!

Cemil Yılmazlı isminde engelli bir kardeşim beni duygulandıran şu mektubu göndermiş:

“Sevgili, saygı değer Hocam! Allâh-u Te‛âlâ’ya hamd, Rasûlü Hazreti Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)âli-şân Efendimiz’e salât ve selâm olsun. Bizi sizin gibi Ehl-i Sünnet vel-cemaat itikadına sahip bir âlimin sohbetiyle, birkaç kere de olsa elinizi tutmayı nasip eyledi.

Bana 1993 yılı yaz ayında, cemaatle ilk Efendi Hazretlerimiz’in, sultanımızın Beykoz’da Hacı Osman Efendi Camii’nde pazar ikindiden sonraki sohbetini dinlemek nasip oldu. Sonra da arkadaşlarla sizin Ünalan’daki akşam yatsı namazı arasındaki sohbetinize geldik. O gün dünya günlerim içinde en huzurlu ve mutlu günüm idi. Yıllar hızlı geçerken kader ağını ilmek ilmek örerken başına ne geleceğini bilmeden sohbetlerle, cemaatten hoca efendileri tanırken, 1995 yılında evliliğim, evliliğimden sekiz ay sonrada geçirdiği bir kaza sonrası omuriliğimde kopma oldu. Yürüme fonksiyonlarımı kaybettim ve yatağa bağımlı bir ihvan kardeşiniz olarak bu mektubu yazıyorum. Çünkü sizi Allâh için seviyorum.

Allâhım (Celle Celâlühû)nün lütfu ikramı olarak kollarım hamd olsun sağlam. Yatağımdan tekerlekli sandalyeme kollarımın yardımıyla geçebiliyor engel olmayan yerlere kadar da olsa gidebiliyorum. Hocam sizinle 2011 yılında Efendi Hazretlerimiz’le olan umrede Mekke-i Mükerreme’de karşılaştık. O zaman ‘Dua eder dua beklerim’ demiştiniz. Dualarımız sizinle hocam. Bir an önce ailenize, sevdiklerinize, sultanımız Efendi Hazretler’ine koşmanız niyetiyle yatmadan önce Yâsin-i Şerif okuyor secde de sizin için dua ediyorum.

Arifan dergisinden, içinde yazmış olduğunuz dualardan da istifade ediyoruz. Sohbetlere gidemediğim için radyodan sohbetlerinizi ve sohbetleri takip ediyorum.

Geçenlerde görmüş olduğum rüyamda Allâh Rasûlü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i sevmekten, onun sünnetine ittibâ etmekten ve onun namusunu korumayla ilgili sohbet ediyordunuz ve ben elimde üç tane taze inci meyvesiyle yürüyerek yanınıza geldim. Siz incilerden birini aldınız yedikten sonra ‘Bu tatlıymış bir tane daha verir misin?’ dediniz. Ama diğer ikisi istediğiniz tatta ve yumuşaklıkla değildi ve sohbetinize devam ettiniz.

21 mayıs pazartesi günü sizi ziyaret etmek için savcılıktan izin almaya gittik izin vermediler. Ama yine de ziyaret için izin almaya gideceğiz hocam.

Sizi her şeye Kādir-i Mutlak olan, mazlumun yardımcısı, darda kalmışların sıkıntıların açan, gönüllere nice lütuflar ihsan eden Allâh-u Te‛âlâ’ya emanet ediyorum. Biran önce ailenize, çoluk çocuğunuza, Efendi Hazretlerimiz’e ve sevenlerinize kavuşmanızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim.

Hocam mektubum çok edebi olmasa da size olan sevgimi izhar eylemiştir inşâallâh. Eksik ve düşük cümlelerimden özür diler affınıza sığınırım.”

Gördünüz mü kardeşlerimiz ne zorluklarla baş ederek ibadetlerini yapıyorlar, savcılığa kadar gidiyorlar, mahkemeye gelmek istiyorlar, o durumda gelememesi çok normalken yine de helallik istiyorlar. Mâzur olan mesul olur mu?! Ama bu bize de ders olsun, benim hakkımdan ziyade Ehl-i Sünnet’i müdafaa hakkı bizi gayrete getirsin, gevşeklik etmeyelim, Ehl-i Sünnet’in karartısını arttıralım. Hadîs-i şerifte:

«مَنْ كَثَّرَ سَوَادَ قَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ.»

Kim bir toplumun karartısını artırırsa o onlardandır”buyruluyor.

Bize bu zulmü Ehl-i Sünnet hassasiyetimizden dolayı yaptıkları artık tartışmasız bir konu haline geldi. Üstad’ın beyanı vechile: “Beşer zulmeder, kader adâlet eder.”

Yakuplu’dan yazan bir hanım kardeşimin içeri girmeden bir zaman sonra rüyasında beni ölü sanıp teneşire koyduklarını fakat benim ona tebessüm ederek ölmediğimi ima ettiğimi görmüş. Bu da benim bu işten lezzet alacak derecede ve tebessümle karşılayacak boyutta rahat olduğumu ortaya koymaktadır.

Bağcılar’dan yazan bir hanım kardeşim epey bir şeyler yazmış ama ben şiirini size nakledeyim:

İSTİSNASIZ İNANDIĞIM HOCAMA

“Susturalım dediler attılar içeri,
Ama o daha güçlü atıldı içeri.

İstedikleri olmayınca şaşırdı birileri,
Şimdi kızgınlıkta volta atıyorlar bir ileri bir geri.

Onu seven o kadar çok ki,
Nasıl desem ki,

İnsanım deyip sevmeyen yok ki,
Ona bunu yapanlara Rabbim öyle öfkeli ol ki.

Çek hocam kelime-i şehâdet silahını,
O öyle güçlü bir ok ki.

Senin elinde ayrılsın hak ile bâtıl ki,
Ehl-i Sünnet senin gibi öyle temiz bir yol ki.

Onu senin gibi savunan biri daha yok ki,
Asıl mahkûm kelepçeliler bizleriz.

Özgürmüşüz?! Sesimiz çıkmadıktan sonra neye yarar ki?!
Özgür olan sensiz sen hocam.

Bizedir her yer T tipi açık cezaevi,
Öyle değil mi?!”

Görüyor musunuz? Bu sevgi insana neler söyletiyor, Rabbim cümlemizi Kendi Zâtı uğrunda muhabbetle ve kazandıracağı vaad edilen mükâfatlarla müşerref eylesin. Âmîn!

Bu fakirle cemaatim arasında oluşan muhabbet bize birçok konuda yol gösterecek bir rehber haline gelmiştir. Nitekim Almanya’dan yazan bir hanım kardeşimin ben hapse girmeden bir gün önce beni ona 129 kere “Yâ Latîf” okumasını söylerken görmüş olduğunu anlatması bunun delilidir. Yani ertesi gün onun duasına muhtaç olacağımı bir gün evvel görmesi işte bu muhabbetin tezahürüdür.

Şimdi size Onur kardeşimin Fatih’ten gönderdiği bir mektubu nakledeceğim ki bu mektup bizi bu hizmete daha fazla çalışmamız ve fedakârlığımızı arttırmamız hususunda teşvik edici olur inşâallâh!

“Esselâmü Aleyküm! Hocam size sürekli dua ediyoruz. Plan yapanların en hayırlısı Allâh (Celle Celâlühû)olduğuna göre bunca dua dilekçesi boşa çevrilmeyecek. İnşâallâh demiyorum çünkü ‘Kesin olan bir şeye inşâallâh denmez’ dediğinizde sohbetinizde idim. 2 rüyam var. İlk rüyamı siz hapse girdiğiniz günlerde gördüm, ikincisini de dün gece.

İlk rüyam; akşam vakti girmiş hava kararmaya yüz tutmuştu. Cami boştu, caminin arka bahçesinde musallaya uzanmış gördüm sizi, yalnızdınız. Hocam çok yorgun görünüyorsunuz ‘Ne oldu size?’ dediğimde tırnaklarınızın çok uzadığını fark ettim. ‘Müsaade ederseniz ben keseyim’ dedim, tırnak makası ile kesmeye çalıştım lakin tırnaklarınız aslan tırnağı gibi uzun ve sert, sanki cilalanmış ve çok güzel görünüyordu. Makas tırnağınızı kesemedi yere düştü. ‘Hocam size hediye göndersem alırları mı?’ dedim, önce ‘Almazlar’ dedinizse de sonra göndermemi istediniz. ‘Hadi kalk namazı kılalım’ dediniz ve namaza gittik.

Bu rüyadan sonra ben size hediye gönderdim ama bana geri gönderdiler. Rüyayı internetten kendimce yorumlamaya çalıştım. Sünnete ittiba etmiş kişinin çok daha güçlü olacağı ve haklı olduğu yorumu apaçık ortada idi. Mektubu dinleyenler de rüya tabirlerinden yorumlasınlar lütfen.

İkinci rüyam; çok büyük bir meydana pazar kurulmuş ve ‘İbrahim el-Ahsâi Hazretleri gelecek’ diye duyuru yaptılar. Benim de arkadaşlarım yanımda idi, beklemeye başladık. Birden rahmetli Erbakan Hoca’yı gördüm ve yanımdakine, ‘Mübareğe bak ne kadar da yakışıklı hâlâ’ dedim. Zayıf tertemiz yüzlü ve çok fazla yakışıklı idi. Halkı tek tek selamlarken beni gördü ve ‘Onur ne yapıyorsun?’ dedi yaklaşarak. Sesimi çıkartamadım, alnımdan öptü ve ağlamaya başladım.

Hocam ben sizinle istihbarat okulunda asker iken tanıştım. Türkiye’de en yakından izlenen iki cemaat var. 1. İsmailağa 2. Nur Cemaatinin Fethullah Hoca kolu.

Alevi bir ailenin en küçük çocuğuydum. (Sizi tanıdıktan sonra Ehl-i Sünnet yolundayım elhamdülillâh). Dünya ilimlerinde de iyi sayılacak diplomalarım var fakat sizi tanıdığımda ne kadar boş olduğumu anladım. Şimdi evlendim ve Çarşamba’ya taşındım. Hanımım medreseye başladı. Bende elimden geldiğince tebliği yapmaya ve perşembe ve pazar sohbetlerine devam etmeye çalışıyorum.

İnsanları internetten ve sohbetlere getirerek sizinle tanıştırıyorum ve Allâh’ın hidayeti ile sizin vesilenizle başarıyorum. Tüm ihvanlar kendisini bu yolda tek kalan kişi gibi görür de tebliğe devam ederse çok yakında dünya bile değişir. Şüphesiz Allâh nurunu tamamlayacak yani otobüs kalkıyor bu otobüse gelin bir omuz atalım da bu nimetten biz faydalanalım.

Sizden dua siparişim var kabul ederseniz. Allâh biz birbirini sevenleri öldürürken en hayırlı haller üzere öldürsün. Ölüm acısını yaşatmasın. Ölürken tüm günahlarımızı affetsin. Bu yoldan ayırmasın ve bu yola hayrı olanlardan eylesin. Efendi Hazretleri’ni başımızdan eksik etmesin, ömrünü uzun eylesin. Âmîn!”

Kardeşimin mektubunu bitirdikten sonra dualarına âmîn demekten kendimi alamıyorum. Ne olur gayret edin, daha kimlere faydalı olacaksınız inşâallâh, bir tv kurulsa da sürekli sohbet, ilim, hikmet neşredilse ne insanlar Ehl-i Sünnet’e dönecek, ne canlar cennet girecek, ne nesiller kurtulacak, ne yuvalar mamur edilecek. Artık nasıl boş dururuz, nasıl bu hizmete kol vurmayız?! Bu sohbetlerin tesiri bu kadar insanda zahir olup kâfiri mümin, Şi‛î’yi Sünnî, binamızı ehl-i salât, sarhoşu derviş yapacak derecede bariz iken buna engel kim varsa, hacı ya da hocaysa bu kişi zalim olmaz mı?! Dine düşman sayılmaz mı?! Yarın âhirette hayra mani olanlar arasında haşrolmaz mı?! Rabbim cümlemizi hayırlara anahtar şerlere kilit eylesin. Âmîn!

Şimdi de Malatya’dan yazan İsmail Orhan kardeşimden bazı müjdeci rüyalar dinleyelim:

“Esselâmü Aleyküm hocaların hocası canım hocam!

Kendimi tanıtayım daha önce size mektup yazmıştım. Ben İsmail Orhan, 18 yaşındayım. Bu mektubu yazma nedenim, size yazdığım ilk mektuptan sonra gördüğüm bazı rüyalar. Size moral olsun diye bu rüyaları yazacağım inşâallâh.

Şu an sizin 3 ekim 2010 pazar Şifâ-i Şerîf sohbetinizi dinliyorum bu satırları sizin dualarınızı dinleyerek yazıyorum. Canım hocam siz şuan Şifâ-i Şerîf’in bereketini anlatıyorsunuz. Sizler bence yalnızca bu kitabın ve bu sohbetin bereketiyle kurtulursunuz diye umuyorum, inşâallâh tez zamanda bize kavuşursunuz. Rabbim sizi bize kavuşturur.

Sizinle alakalı rüyalarım şöyle hocam:

1. Rüyam; rüyamda bir yerdeyim bana ‘Ashâb-ı Kirâm’dan biri sohbete gelmiş bize vaaz edecek acele edin gidelim’ dendi. Ben de hazırlandım, çıktık büyük bir camiye geldik. Bir de baktım ki altından üzeri yeşil ve kırmızı taşlarla işlemeli bir kürsünün üzerinde oturmuş vaaz ediyorsunuz. Üzerinizde beyaz kolları ve yakaları altın işlemeli bir cübbe ve yeşil bir sarık var. Baktım konuşmaya başladınız ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vasıflarını anlatıyorsunuz. Ben de içimden ‘Vay be demek ki Cübbeli Hocam sahâbe-i kiramdanmış da biz bilmiyormuşuz yazık bize’ deyip uyandım. Ne kadar mutlu uyandığımı anlatamam.

2. Rüyam; rüyamda bir kitap gördüm, kitap ince koyu pembe ve üzerinde beyaza yakın pembe bir şerit vardı. Çevremde biri bana şöyle dedi. ‘Bu kitap ve bu kitabın sahibi meşâyih, evliyâ tarafından ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)tarafından çok beğenildi.’ Ben de uyandım çok merak ettim. Malatya Beyan Kitapevi’nde sizi çok seven benim Allâh yolunda arkadaşım olan Mahmut Abi’nin yanına gittim ve ‘Böyle bir rüya gördüm ben kitaplara bakayım’ dedim.

Kitaplara baktım o şekle uyan bir kitap gördüm. Baktım sizin kitabınız “2004 basımı Şecere-i Nebeviyye” kitabı, tam da rüyamda gördüğüm kitaptı çok şaşırdım. ‘Bu ne anlatıyor?’ diye sordum Mahmut Abi’ye, o da: ‘Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in soyunu anlatıyor’ dedi. Hocam şuna dikkatinizi çekeyim, bu kitabı önce hiç görmemiştim.

Hocam gerçekten siz ne mübarek bir insansınız ki bizler yalnızca sizin gibi bir âlimi seviyor ve derdi ile dertleniyoruz diye bu rüyayı görüyoruz.”

Gördüğünüz gibi ben çıkınca bu mektupları kitap yapmayı düşünmüştüm, adını da Metris Mektupları diye düşünüyordum ama şimdi manevi işaretle isim konuldu. Rabbim hayırlı mübarek yapsın. Âmîn.

Fatih / Kale içinden yazan bir hanım kardeşim herkesin beni yakalamak için üzerime geldiğini görmüş fakat ben çok sakinmişim, ona “Telaş etme, Hızır (Aleyhisselâm)yanımda” demişim. Hızır (Aleyhisselâm)a ne hacet, zaten onu görsek bile mürşidimizin gönderdiğini düşünmemiz bize emrediliyor. Efendi Hazretleri’nin yanımda olduğunu daima hissediyorum, zaten rüyalarımda ne annemi ne babamı ne eşimi ne çocuklarımı görüyorum, hafta geçmeden mutlaka mürşidimizi hem de birkaç defa görmek nasip oluyor elhamdülillâh.

Hapisteyken bir kere de İmâm-ı Âlûsî Hazretleri’ni gördüm, namazlardan sonra yaptığım bir zikrin çok tesirli olduğunu söyledi, onda biraz incelik var, herkesin ismine göre değişiyor, onun için onu çıkınca anlatayım fakat yine de herkesle ayrı görüşüp hesaplamak gerekiyor, ben o zikrin tesirini burada gözle görünürcesine müşahede ediyorum size de öğretmek nasip olur inşâallâh.

Yine bana işiniz düşecek anlaşılan, ben de kendimi naza çekeceğim tabi! Ancak tv kurmaya yardımı şart koşabilirim belki bazılarına. İhsan Efendi merhum Hocamız Adapazarı’nda Mekke Mescidi’ne ilave edilecek bölümü almak için öyle yapmıştı. Yâsin-i Şerîfi bir porselen tabağa yazıp suyunu içine 1000 şifa nasip olacağı, 1000 derdinin çıkacağı, içine 1000 nur ve 1000 rahmet gireceği rivayetini cemaate okuyunca herkes “Bana da yaz” dedi. O da uzun süre yazmak kolay değil “Camiye 10 milyar yardım edene yazarım” dedi ve o paralarla camiin kıble tarafındaki arsayı alıp camiye ilave etti. Rabbim kabrini nur eylesin, derecesini âli eylesin. Âmîn.

Fatih’ten yazan bir hanım kardeşimin:

“Bir buçuk yıldır dergilerinizi takip ediyorum ve birkaç kitabınız hariç bütün kitaplarınızı okudum elhamdülillâh. Dua buyurun okuduklarımla amel edeyim. Ben aslen Tokatlıyım ve Fatih’te oturuyorum (ne kadar şükretsem de) memlekete gittiğimde çocukluk arkadaşım ve akrabam Gönül Kaya’ya sizden bu kapıdan bahsettim ve ‘Dualarım’ kitabınızı hediye ettim. Hocam bir hafta sonra ben dönmüştüm arayıp kalbinin bu kapıyı arzuladığını, ne yapacağını sordu. Ben ‘İstihare yap’ dedim. Şimdi dersli elhamdülillah.

O da şimdi mektup yazıyor size. Bende sizinle bu kapıyı buldum hatta istiharemde ‘Tarikatı Aliyyede Rabıtayı Celile’ kitabınızı gördüm. Çok gördüm rüyalarımda sizi hocam hepsini yazamam çok zamanınızı alırım. Ama bir kaçı şöyle; Eyüp’te sohbet veriyorsunuz sahne gibi bir yer var yukarıdan bir ip iniyor ve siz ona tutunup ‘Bu ip Allâh’ın ipidir ve Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ailesinden olanlar bu ipe tutunup cennete girecekler’ diyorsunuz. O hafta sohbetinizde aynısını anlattınız. Ben buna yorarken dergide sizin de Seyyid olduğunuzu okuduğumda gerçek mananın bu olduğunu anladım ki o zamana kadar bunu bilmiyordum.”

şeklindeki bu mektubu ve rüyası gerçekten beni mesrur eyledi. Rabbim inşâallâh şeceremizi tam tespit edebilmeyi en yakın zamanda nasip eylesin. Âmîn!

Yavuz Selim mahallesinden yazan bir hanım kardeşim rabıtasında benimle ilgili sıkıntı çekerken Efendi Hazretleri’ni görmüş, Yüce Gavs ona Fetih sûresinin son ayetlerini okumasını emir buyurmuş. Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet vardır ki elif-bâ’nın tüm harflerini toplamıştırlar. Yani Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın tamamında bulunan 29 harf sadece iki âyet-i kerîmede toplu halde mevcuttur, bunlardan biri:

Âl-i ‛Imrân Sûresi’nin:

﴿ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا﴾

Diye başlayan 154. âyet-i kerîmesi ile Fetih Sûresi’nin sonunda bulunan:

﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾

Diye başlayan 29. âyet-i kerimesidir. Bu iki âyet-i kerîmede yarım sayfa kadardır. Her kim bu iki âyet-i kerîmeyi okur da peşine ne dua ederse Allâh-u Te‛âlâ’nın bütün âyetleriyle, bütün dualarıyla ve bütün isimleriyle dua etmiş gibi olacağından yani bütün bunları teşkil eden tüm harfleri okuduğundan duası mutlaka kabul olunur. Benim bu rüyadan anladığım Efendi Hazretlerimiz bizlere bu iki âyet-i kerîmeyi okuyarak dua etmemizi talimidir.

Birçok mektupta annemi ziyaret edenler hayırlı haberler yazmışlar, annemi ziyarete gidenlere, dua edenlere çok teşekkür ederim. Annem hala hastaneden çıkamadı, biraz yemeye yeni başladı, dualarınızı bekliyor. Rabbim cümlemizi hayırlı ömürler, hayırlı ölümler, hüs-ü hâtimeler nasip eylesin.

«يَرْحَمُ اللّٰهُ عَبْدًا قَالَ؛ أٰمِنًا.»

“Âmîn” diyen kuluna Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Âmîn!

Facebook da Paylaş Paylaş  
27.09.2012 Perşembe Mektup
26.Numaralı Mektup
19 Temmuz 2012 - 25. Numaralı Mektup
11 Temmuz 2012 - 24.Numaralı Mektup
04 Temmuz 2012 - 23.Numaralı Mektup
28 Haziran 2012 - 22.Numaralı Mektup
21 Haziran 2012 - 21.Numaralı Mektup
14 Haziran 2012 - 20.Numaralı Mektup
07 Haziran 2012 - 19.Numaralı Mektup
31 Mayıs 2012 - 18.Numaralı Mektup
SOHBETLER SORU CEVAPLAR