Hicri : 9 Muharrem 1436 , Miladi: 01 Kasım 2014
21 Haziran 2012 - 21.Numaralı Mektup

 

21 Haziran 2012

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي قَالَ فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي نَزَلَ فِي شَانِهِ إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ؛ وَعَلٰى أٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الَّذِينَ
إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالٌوا إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Değerli kardeşlerim ve aziz cemaatim! Bu mektup size yazdığım en zor mektup oldu, anneme üzüntümden elim ne kaşığa gidiyor ne kaleme. Tabi burada da memurlardan gelen gidenim çok oluyor, müdürler vesâir sevenlerim yalnız bırakmıyor ama bir an boş kalsam annemin sırf benim üzüntümden yataklara düşüp hasretimle öldüğünü düşünmek içimi öyle yakıyor ki bir an göğsümden bir şeylerin aşağı doğru aktığını hissediyorum.

Hele balmumuna dönmüş nurlu cemali ve açıp öptüğüm o soğuk ayakları beni derin üzüntülere sevk ediyor. Katil olmak için illa insanı silah çekip vurmak gerekmez ki, benim içeri düşmemde zerre kadar dahli ve rızası bulunanları artık ana katilim olarak göreceğim ve öylece beddua edeceğim herkes tarafından bilinmelidir.

Bu işler öyle kolay değildir. Rabbim kimin ne kadar sebebiyet verdiğini biliyor, içimizdeki bazı hocalara “Cübbeli’yi içeri almak câmianıza zarar verir mi?” diye sorulduğunda “Biz zaten ondan kurtulmak istiyoruz, bir türlü kurtulamadık, onun bizimle alakası yok, ne yaparsanız yapın” demişler, bunu hiç şüphelenmediğim kanaldan gelen bilgiyle öğrendim, zaten tefsir hizmetinin İsmailağa’dan çıkarılmasıyla başlayan bir süreci tetikleyenlerin böyle demesi çok normal.

Cehennem köpekleri olacakları bildirilen Hâricîler’in Hazreti Ali Efendimiz’i dine zarar veriyor diye öldürmeleri gibi, bunlar da beni tarikata zarar veriyor şeklinde değerlendirdikleri için içeri attırdılar, hiç acımadılar.

Nimetlerimi yediler, benim kazandırdığım cemaatlerin her türlü imkanlarından istifade ettiler ama onları benden koparmaya çalıştılar, zerre kadar adalet ve insaf göstermediler, 35 yıldır her zaman beni düşürmeye çalıştılar, şimdi fırsatını bulunca da kaçırırlar mı?! Yıllardır benim İsmailağa’dan ayrı olduğum mesajını vermek isterken şimdi tam bunu devreye sokma zamanı diyerek ellerinden geleni artlarına koymadılar, benim hapsedilerek susturulmama imza attılar, ama böylece zalim olmakla kalmadılar, bir de benim dünyalar güzeli merhamet âbidesi, anneler annesi merhume validemin katili olarak tarihe geçtiler.

Yâ Rabbi! Annemin vefatına sebep olan bana karşı bu üzüntüsünde kimin zerre kadar dahli ve rızası varsa sen onları kahreyle, helak eyle, içlerini acıtacak belalara mübtela eyle, en ağır hastalıklarla, acılarla, ağrılarla, sancılarla azap eyle, rahmetinden mahrum eyle, bir daha hiçbir Müslümana böyle bir şey yapacak güçlerini bırakma, evlerinde ocaklarında huzursuzluklar çıkart, en sevdiklerinden onlara acılara çektir, âhiretlerini ateş eyle, bütün hile, huda‛ ve desîselerini başlarına mâkus eyle.

İsmailağa’yı kendi kafalarına uydurup reddiye yapmayan, bâtıla dur demeyen, yağcı, eyyamcı ve ılımlı çizgiye getirmek istedikleri için beni buna engel görerek bana bu zulümleri revâ görenleri umduklarına kavuşturma, istekleriyle buluşturma yâ Rabb!

Sen bu eşsiz cemaati Yüce Mürşidimiz, Ğavsımız, Müceddidimiz Mahmud Efendi Hazretlerimiz’in istediği doğrultuda hakkı haykıran, iyiliği emreden ve nehy-i anil münker yapan, itikattan, amelden, kılık kıyafetten, medrese eğitiminden taviz vermeyen ve hiçbir tenkitçinin kınamasına aldırmayan, Allâh yolunda cihat yapan çizgiden asla ayırma, ayırmak isteyenlere fırsat verme, onların ellerindeki imkanları âcilen alıp Efendi Hazretlerimiz’in muradına hizmet edecek sâdık müritlerine bu makamları iâde eyle. Âmîn! Âmîn! Âmîn! Elfü elfi âmîn!

Şunu kabul edelim ki herkeste nefis vardır. Ebu’l-Abbâs ibni ‛Atâ (Kuddise Sirruhû)nun beyanı vechile; “Nefis hakla, doğruyla asla arkadaş olmaz.” Bizim de nefsimiz var, içimizden birilerine karşı haset, kin, nefret geçirmiş olabiliriz ama hiçbir zaman bu duygularımız, bizi bir başkası hakkında âdil davranmamaya sevk etmemiştir. Bize zulmedenlere bile düştükleri zaman tekme vurmak yerine onları düştükleri yerden kaldırmak için ellerinden tutup kaldırmışızdır. Hatta maddi manevi desteklerimizi de esirgememişizdir.

Çünkü bizde nefis varsa da, o nefsi dizginleyecek kadar merhamet, insaf, adalet duygusu ve vicdan gibi faziletler de mevcuttur. Ama beni kıskanan hacı hoca kesiminde zerre kadar bir acıma hissi dahi bulunmadığından beni bitirene kadar uğraşacağa benziyorlar. Ama ben umursamıyorum çünkü kendimi biliyorum. Süfyânî Sevrî (Kuddise Sirruhû)nun buyurduğu gibi “Sen kendini tanı, hakkında söylenen sana zarar vermez.”

Rabbim kim haksız ise, kim İslam’ı, şeriatı ve tarikatı tahrif etmek istiyorsa onu bitirsin, kim de bu yolu yaşatmaya çalışıyorsa Rabbim onu da iki cihanda ihya eylesin. Âmîn!

Gerçekten annemin vefatı içimdeki bütün hayat arzusunu, tüm beklentilerimi, arzu ve isteklerimi bitirdi gitti. Ama bu kadar rızadan bahsederken şimdi rızasızlık olmaz, Rabbimizden razıyız.

Yüce veli Ebû Tâlib el-Mekkî (Kuddise Sirruhû)nun “Kûtu’l-kulûb” isimli eserinde nakledildiğine göre; Mûsâ (Aleyhisselâm)bir münâcâtında, Allâh-u Te‛âlâ’ya “Ey Rabbim! Kulların içinde hangisi sana daha sevimlidir?” diye sordu, Allâh-u Te‛âlâda: “Sevdiğini elinden aldığımda Bana teslim olan ve isyan etmeyen kimsedir” diye vahyetti.

Mûsâ (Aleyhisselâm): “Yâ Rabbi! Kulların içinde en çok kime gazap edersin?” diye sordu, Allâh-u Te‛âlâşu cevabı verdi: “Bir işte önce Benden hayırlısını isteyip bir hüküm verdiğimde ise takdirime kızan kimsedir.”

Beyhakî(Rahimehullâh)ın rivayetine göre Allâh-u Te‛âlâkudsî bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur: “Ben kendinden başka ilah bulunmayan Allâh’ım. Kim Benim verdiğim musibete sabretmez, kazama rıza göstermez ve nimetime şükretmezse Benden başka Rab edinsin.”

Hâşâ ve kellâ! Rab olarak Allâh-u Te‛âlâ’dan, din olarak İslam’dan, Rasul ve Nebîolarak da Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den razı olduk.

Ben ki kolay kolay ağlayan biri değilimdir, ancak Arafat, Müzdelife vakfeleri gibi hisli yerlerde nâdiren ağlayabilmişimdir. Ayrıca bir vefat neticesiyle ağladığımı da çok az hatırlıyorum. Hacı Salih Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra birkaç gün ağlamaktan hasta olmuştum hatta rahmetli Eczacı Ömer Abi iğne yapmaya eve gelmişti, o zaman babamın İstinye’deki evinde kalıyordum. Sonra Hızır Efendi ile Bayram Efendi’nin şehâdetlerine, Seyyid Muhammed Alevî Hazretleri’nin âni vefatına ağlamıştım, bir de anneme ağlayabildim.

Bu kadar yıl çok sıkıntılar gördüm, hastaneler, ameliyatlar, zindanlar, iflaslar, hacizler, ailevî sorunlar ve daha neler de neler. Ama hiçbir şey beni annemin “Ahmedim” diye hasretle ölmesinden daha çok müteyessir etmedi. Dayanılacak gibi değil, içim daralıyor, kalbim sıkışıyor, gözüm yaşarıyor…

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in, oğlu İbrahim’i kaybettiğinde buyurduğu üzere ben de:

«إِنَّ لِلّٰهِ مَا أَخَذَ وَلَهُ مَا أَعْطٰى، وَكُلٌّ عِنْدَهُ بِأَجَلٍ مُسَمًّى،
 إِنَّ الْعَيْنَ تَدْمَعُ وَالْقَلْبَ يَحْزَنُ وَلَا نَقُولُ إِلَّا مَا يَرْضٰى عَنْهُ رَبُّنَا.»

“Şüphesiz aldığı da verdiği de ancak Allâh-u Te‛âlâ’ya âittir. O’nun katında her şey muayyen bir ecel iledir. Şu muhakkak ki göz yaşarır, kalp üzülür ama biz Rabbimizin razı olmayacağı bir söz söylemeyiz” diyorum.

Geçen gece yatsı namazını kıldırırken içim yine sıkıldı, tam o anda kalbime Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

«مَنْ أُصِيبَ بِمُصِيبَةٍ فَلْيَذْكُرْ مُصِيبَتَهُ بِي، فَإِنَّهَا أَعْظَمُ الْمَصَائِبِ لَنْ يُصَابُوا بِمِثْلِي.»

“Başına bir musibet gelen hemen benim vefatımla karşılaştığı musibeti aklına getirsin, çünkü musibetlerin en büyüğü odur. Ümmetim benim vefatım gibi büyük bir bela ile bir daha asla karşılaşmayacaktır” hadîs-i şerîfi gelince sıkıntım geçti. Kendi kendime “Ahmed! Senin Yüce Peygamberin bile Yahudi kızının zehiri ile şehit edildi, Hazreti Ömer aklını yitirdi, Hazreti Osman ayağa kalkamadı, sahabeden bazısı kör oldu, kimi duyar duymaz vefat etti, parçası olan Fâtıma anamız ayrılığa 6 ay dayanamadan vefat etti, sen anneni mi düşünüyorsun?!” deyiverdim.

Lakin yine de gönül ferman dinlemiyor, kalp fırıldak gibi oyana buyana hızlıca dönebiliyor. En büyük tesellim, anneme vefatından önce zehirli ishal halinin musallat olup, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

«اَلْمَبْطُونُ شَهِيدٌ.»

“Karın ağrısı(ishal) ile ölen şehittir” hadîs-i şerîfinin müjdesine nâil olmuş bulunmasıdır.

Ben doğmadan evvel 32 yaşında vefat eden anneannem de sürgün yani zehirli ishalden vefat ederek şehit olmuş, o da çok saliha bir hanımmış. Ömer Keleş Hoca’nın babası, rahmetli Binbir Çeşit mağazasının sahibi, salih kul Mehmet Efendi ki Ali Haydar Efendi Babamız’a ince kadın çorabı satmanın hükmünü sorduğu için Efendi Baba “Bu zamanda böyle adam kaldı mı?!” diyerek onu takdir etmişti, işte o mübarek zat bana “Hoca Efendi! Senin öyle bir anneannen vardı ki görülmemiş bir hatundu. Sofrası fakirlere dâim açıktı, fakirlere parasız dikiş dikerdi, herkese iyilik ederdi” diye anlatmıştı.

İnsanı akrabası olmayan birisinin methetmesi mûteberdir. Onun için hadîs-i şerifte:

«مَا مِنْ أَحَدٍ يَمُوتُ فَيَشْهَدُ لَهُ أَرْبَعَةٌ مِنْ جِيرَانِهِ الْأَدْنَيْنَ بِالْخَيْرِ إِلَّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.»

 “Biri ölür de yakın komşularından dört kişi onun hayırlı biri olduğuna şahitlik ederse, mutlaka cennet ona vacip olur” buyruluyor.

Sonra sahâbe-i kirâm sora sora bu dört sayısını zannedersem iki şahide kadar indirdiler. Anneannemin bir menkibesini de babamdan dinledim, vefatından evvel erkek doktorlar elini ayağını gördüler diye çok ağlamış ve hemşirelere “Ben 45 dakika sonra vefat edeceğim, şu bana taktığınız iğneleri, serumları çıkartın da Rabbime huzur üzere kavuşayım” demiş. Babam diyor ki “Şaşırdım kaldım, tam saat tuttum bir dakika bile şaşmadan 45 dakika dolduğunda vefat etti.”

Bu işler kolay değil, gaybîişler. Hesapla kitapla bilinecek ilimler kabîlinden değil. Ancak peygamberlere vahiy yoluyla, bir de velilere ilham ve kerâmet tarikiyle bildirilen şeylerdir.

Onun ismi Nedîme, inşâallâh annemi ziyarete gittiğinizde ona da okuyun. O da, dedem de, annem de, üçü de aynı kabirdeler. Dedemle nenemin vefatı arasında 40 seneden fazla var, annemle dedem arasında da 6 sene oldu. Bizim buralarda 5 seneden sonra ölü üzerine defin yapılabiliyor. Hicaz toprağı cesedi 6 ayda erittiği için orada o kadar da beklemiyorlar.

Şu da teselli vecihlerimden biridir ki; annemim vefat haberini radyodan duyduğumu zannettikleri için avukatlar âcilen bana haber vermeye gelmişler. Halbuki ben duymamıştım, size mektup hazırlıyordum, pazartesi akşamı gelip alacaklardı, erken gelince ben de bir neşeyle gittim “Hayırdır, erkencisiniz” dedim. Onlar da “Hayır değil hocam, hacı anne vefat etti” dediler.

Hamdolsun ilk söz olarak «إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ»demeye muvaffak oldum. Mahkemede tutuklandığım haberini ilk aldığımda da bu âyet-i kerîmeyi ve peşine vârid olan:

اَللّٰهُمَّ اْجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي وَأَخْلِفْ لِي خَيْرًا مِنْهَا.»

“Ey Allâh! Sen (başıma gelen)bu musîbetimde beni mükâfatlandır ve onun yerine bana o (elimden çıka)ndan daha hayırlısını nasib et” duasını okumaya muvaffak kılınmıştım.

Nitekim Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in eşi Ümmü Seleme (Radıyallâhu Anhâ)şöyle anlatmıştır: “Ben Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i: ‘Her hangi bir kula bir musîbet isâbet eder de o:

«إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ، اَللّٰهُمَّ أْجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي وَأَخْلِفْ لِي خَيْرًا مِنْهَا.»

‘Şüphesiz biz Allâh’â âitiz ve muhakkak ki biz ancak O’na dönücüleriz. Ey Allâh! Sen başıma gelen bu musîbetimde beni mükâfatlandır ve onun yerine bana o (elimden çıka)ndan daha hayırlısını nasib et’ derse Allâh-u Te‛âlâmutlaka onu o musîbetinden dolayı sevâba nâil kılar ve onun yerine kendisine daha hayırlısını ihsân eder’ derken işittim.

Ebû Seleme (kocam) vefat edince ben Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bana emrettiği bu sözü söyledim, Allâh-u Te‛âlâda bana kocamın yerine ondan daha hayırlı olan Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i (eş olarak) verdi.” (Müslim, Cenâiz:2, no:918, 2/632)

Onun için bu hapis sürecinin eskisinden daha hayırlı bir sonuca bağlanacağına eminim. Çünkü Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)hâşâ yalan söylemez. O duayı okumanın bana nasip olması buna delalet ediyor.

Annemin haberini alınca da ilk olarak bu âyet-i kerîmeyi ve bu duayı okumak nasip oldu. Bunu sadme-i ûlâ (bela ilk vurduğu an)da söylemek, hem de ilk söz olarak söylemek herkese nasip olmaz. O panikle ancak dili zikre alışkın olanlara nasip olur, nasip olanın ise duası mutlaka kabul olur.

Ben de Ümmü Seleme validemizin kocasından iyisini bulamayacağını düşünmesi gibi “Annemden iyi kim nasip olacak?!” demeyeyim, çünkü Rabbim duası müstecap nice manevi anneler, hacı anneler, hoca anneler nasip edebilir, O her şeye kādirdir, O ne güzel Mevlâ ve Nasîr’dir.

İşte böylece Allâh-u Te‛âlâ’dan gayrı bütün dostlardan ayrılacağımızı ifade eden:

“Ya ölür ya ölür ya terk eder,
Her ki Hakk’tan gayri yâr oldu Sana”

şiiri bir kere daha yerini buldu. Böylece niçin Rabbimizi en çok sevmemiz gerektiği bir daha ortaya çıktı. 

Efendi Hazretlerimiz’in sıkça okuduğu bir şiirde buyrulduğu vechile:

“Allâh demek âr olmaz,
Mümin kalbi dâr olmaz.

Seversen Allâh’ı sev,
Allâh gibi yâr olmaz.”

Annemin vefatını duyduktan sonra tek düşüncem “Acaba son nefeste yanında kim vardı? Aklı başında mıydı? Bir şey söyledi mi? Şehadet zikri nasip oldu mu?” şeklinde oldu. Fakat hapiste kime ulaşayım, ne sorayım?! Avukatlar bana o gece 12’den sonra çıkıp 48 saat izinli olacağımı söylediler. Ben de “Hemen çıkar hastaneye giderim” diye düşündüm, saat 12’de savcı bey geldi, evrakı imzaladı fakat asker “Sabah olmadan alamayız” dedi.

Meğer 48 saatlik izin iki hafta evveline kadar varmış. Sonra bir uyuşturucu baronu cenaze için çıkmış, evinde kalırken gizli asansörü varmış, kaçmış. Bunlar da bu adam kaçınca “Cenaze için çıkanlar geceleri en yakın cezaevinde kalacaklar” diye kanunu değiştirmişler. Zaten bunların kaideleri don lastiği gibi, çek oyana çek buyana. Bu da bizi buldu. Beni sabah 4.30’da aldılar, annem Cerrahpaşa’da vefat etti fakat orada morkta yer yok diye evvelce kaldığı Kısıklı’daki Alman Hastanesi’ne kaldırmışlar.

Sabah 5.30 gibi hastaneye vardım, annemin nurlu yüzüne baktım, sonra ayaklarını açıp altlarını öptüm ama henüz yıkanmadığı için yanında Kur’ân-ı Kerîm okuyamadım. Kapısını kapattırıp dışarıda Yâsîn-i Şerîf okudum. Oradan bir odaya geçtim, babam, kardeşlerim, teyzem, çocuklarım ve yeğenlerimle beraber oturduk. Ben onlara hemen nasıl vefat ettiğini sordum. Onların anlattığına göre annem dört aydır yemek yemiyormuş, üzüntüden psikolojik olarak beyin yemeği reddediyor, serumla yaşıyor, az bir şey tadacak olsa hemen kusuyor, böylece kan değerleri düşmüş, arada bir tüp ilaç zerk ediyorlar, o zaman yüzüne kan geliyor, bir zaman sonra yine yüzü sararıyor, bu arada kanı pıhtılaşmış, akmayacak hal almış, bir yandan 20 gündür ishal hali devam ediyor, devamlı helâya çıkıyor, bakıcıların ellerinde götürülüyor, getiriliyormuş.

Geçen hafta Receb-i Şerîf’in 21’ine denk gelen pazartesi (11 haziran 2012) günü ikindi ezanından evvel yine helâya taşınıyor, tam çıkarken kapının önünde iki kişinin kollarında seslice:

«أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.»

kelime-i şehadetini söylüyor, babam ona “Hanım, şehadet getirmeye lavabonun kapısını mı buldun?! Biraz ilerle de öyle söyle” diyor, bilmiyor ki anacığım ruhunu teslim etmeden şehadet yetiştirmeye çalışıyor. İşte oracıkta pıhtı atma sebebiyle kalp krizi geçirip yıkılıyor yani elhamdülillâh son sözü şehadet kelimesi oluyor.

Dedem de evvâbin namazını kıldığı yerde kalp krizi geçirmişti, onun da son sözleri tahiyatta okuduğu şehadet ve salevat olmuştu. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

«مَنْ كَانَ أٰخِرُ كَلَامِهِ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ.»

“Her kimin son sözü ‘Lâilâhe illallâh’ olursa cennete girdi”hadîs-i şerîfi mûcebince bunlara cennetlik denilmez mi?! Bu devlet kime nasip olmuş?!

Ama ben annemin ağzından bir kere, bakın ne diyorum, dikkatli dinleyin, ne kadar acelesi, telâşı olursa olsun bir kere bile “Te‛âlâ” demeden Rabbimizin, “Sallâllâhu Te‛âlâAleyhi ve Sellem”, hem de “Te‛âlâ”ile birlikte söylemeden Peygamberimiz’in, “Kuddise Sirruhû” demeden Efendi Hazretleri’nin isminin çıktığını duymadım. Bu ne edep yahu! Birçok hocada bu edebe riayet bulamazsınız.

Hem bu ism-i şerîfleri öyle arasıra söyleyen birisi değil ki, bir telefonda en az üç-beş kere söylerdi. Beni çok göremediği için telefonda bazen yarım saat-bir saat konuştuğumuz olurdu. Bazen birkaç hafta telefonla bile konuşacak fırsat bulamazdım. O hep telefon beklerdi, konuşunca da uzun konuşurdu. Hilafsız en az 15-20 kere geride zikrettiğim tâzim ifadeleriyle Rabbimiz’in, Habîbi’nin, Efendi Hazretlerimiz’in ism-i şerîflerini yâd ederdi.

Bunlar nasıl olsa hepsini dinlemişlerdir, o bir saat zuhurat anlattığı konuşmayı bize de gönderseler de istifade etsek, unuttuklarımızı da yâd etsek ne olur?! Ama onlar iyilikleri örterler, kötülükleri neşrederler. Rabbim kulaklarına kurşun akıtsın. Âmîn!

İnsanların avretlerinin peşine düşenleri Rabbim kendi evlerinin ortasında rezil-ü rüsvâetsin. Âmîn! Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)onların cezasının böyle olacağını bir hadîs-i şerîfinde bildirmiştir.

Başıma ne dert gelse; hastalık, düşmanlık, mahkeme, haciz, annem hemen “Ahmed! Sane ne okuyayım? Yasîn-i Şerîf okuyayım, 129 tane يَا لَطِيفُçekeyim, 1479 kere «سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ»çekeyim” hep böyle siparişler, dualar, ağzı zikirle ıslak yaşadı, ıslak gitti ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

«أَفْضَلُ الْأَعْمَالِ أَنْ تَمُوتَ وَلِسَانُكَ رَطْبٌ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ.»

 “Amellerin en üstünü, (sizden birinin)ölürken dilinin Allâh-u Te‛âlâ’nın zikriyle yaş olmasıdır”hadîs-i şerîfinin faziletine erişti.

İşte böylece bir kere daha:

«تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُبْعَثُونَ كَمَا تَمُوتُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تُبْعَثُونَ.»

“Yaşadığınız gibi öleceksiniz, öldüğünüz gibi diriltileceksiniz, diriltildiğiniz hal üzere de mahşere sevk edileceksiniz”hadîs-i şerîfinin mucizesi zuhur etti, zikirle yaşayan annem zikirle gitti.

Ne ilginç tevâfuktur ki ben annem vefat etmeden iki gün önce yani cumartesi-pazar günleri o hafta size okunacak mektubu hazırlayıp pazar akşamı avukata teslim etmiştim ve o mektupta hep ölümden, kabirden bahsetmiştim. Yaşadığımız gibi öleceğimiz hadîs-i şerîfine de o mektupta yer vermiştim.

Meğer orada yazdıklarım iki gün içinde annemim başına gelecekmiş, oysa annemden “Yemeye başladı” diye iyi haberler alıyordum. Meğer ölüm iyiliğiymiş. Bir gün evvel hoca hanımlar ziyaretine gelmişler, evvelce birçok gidenler uykuda hasta vaziyette bulmuş, hiç konuşamamışlar, nur yüzüne bakıp dönmüşler. Bana ulaşan birçok mektupta böyle belirtiliyor ama bir gün önce gidenler yanında onunla birlikte Kur’ân-ı Kerîm okumuşlar, onlara kaside söylemiş, zikretmişler. Annem son gün çok neşeliymiş, artık o, rahat edeceği yere, evliyâullâhtan olan babasının ve annesinin koynuna, Sinân-ı Erdebîlî (Kuddise Sirruhû)gibi büyük bir velinin ve birçok evliyânın civarına gitti, rahat etti, neşesi inşâallâh tamam oldu ama ben duacısız kaldım, onun duası kimseye benzer mi?!

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):             

«دُعَاءُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ كَدُعَاءِ النَّبِيِّ لِأُمَّتِهِ.»

“Ana babanın çocuğuna duası bir peygamberin ümmetine duası gibidir” buyuruyor.

Şimdi bir babam kaldı, onun da ağzı Kur’ân’lı, zikirli, dualı, Rabbim ona hayırlı uzun ömür versin. Bizi duasından mahrum eylemesin. Annemin duaları hadîs-i şerîf fehvâsınca peygamber duası gibi olduğuna göre, bir hadîs-i şerîfte de:

   «وَكُلُّ نَبِيٍّ مُجَابٌ.»

“Her peygamberin duası makbuldür” buyrulduğuna göre inşâallâh sırtım dünyada âhirette yere gelmez, çünkü anacağım bana eski ümmetlerin ömrü kadar bereketli hizmetlere nâil olmam ve dili dudağı ateşten makaslarla kesilen bozuk âlimlerden olmamam için o kadar dua ediyordu ki, farklı dualar yapıyordu, bazen yarım saat, bir saat dua ettiği oluyordu, fakat bu iki duası sabit idi, hiç değişmiyordu. Daha ne isteyeyim?! Rabbim size de böyle anne nasip eylesin. Âmîn!

Esas anlatmak istediğim husus annemin kelime-i şehadet okuyarak öldüğünü duyana kadar içim içime sığmadı, çünkü mühim olan ölmesi değil, ne hal üzere öldüğüydü. Nitekim Yâkub (Aleyhisselâm)ın, Yusuf (Aleyhisselâm)dan ayrılığına 40 sene ağlamasının sırrı neydi?

Bir kere merhum Zavendikli Mustafa Efendi Hocam Külliye’ye gelmişti, izdihamdan onu pencereden kürsüye almıştık, o vaaz da çekilmişti. İzmit’teki Ahmet Doğanay kardeşim onların hepsini çekmişti. Ünalan’da Celal Efendi de çekmiş olabilir, o da meraklıdır. Radyodaki arkadaşlar bunları bulsunlar, insanlara duyurup yayınlasınlar, istifade fazla olur inşâallâh.

Kıymetli Hocamız (Rahmetullâhi Aleyh) “Mekke, Medine’den sonra hiçbir yerde böyle cemaat görmedim” diye söze başladığı o konuşmasında Yâkub (Aleyhisselâm)gibi bir peygamberin evladına düşkünlüğünden gözünü kaybedecek kadar 40 yıl ağlamasının sırrını anlatırken: “Peygamberler Allâh-u Te‛âlâ’dan gayrı kimseye düşkün olmazlar, ancak Yâkub (Aleyhisselâm)oğlunun kâfir olarak yetiştirilmesinden korkusuna ağlıyordu, kardeşleri onun haberini ve gömleğini getirince, ilk olarak onlara onun halini, sıhhatini, maddi durumunu, çoluk çocuğunu sormadı, ya ne sordu? “Onu hangi din üzere buldunuz?” diye sordu. Onlar “Ataları İbrahim, İshak ve Yâkub’un dini olan İslam, Tevhid ve Hanifiyyet üzere bulduk” deyince işte ancak o zaman sevindi ve:

   «اَلْأٰنَ تَمَّتِ النِّعْمَةُ عَلٰى أٰلِ يَعْقُوبَ.»

“İşte şimdi Yâkub hânedanına nimet tamamlandı” dedi.

Ben de annemin şehadet kelimesini okuduğunu duyunca çok rahatladım, ne kadar sevindim bilemezsiniz. Rabbim cümlemizin bu dünyadan ayrılırkenki âhir kelamlarımızı kelime-i tevhid ve Kur’ân-ı Mecîd eylesin. Âmîn!

Efendi Hazretlerimiz cenazenin morga bırakılmasını istemezdi diye Fahri Efendi Hocam hemen bir klimalı tabut ayarladı, cenazeyi aldılar, Kozlu’da yıkamaya götürdüler, ben ise adlî muamele icabı ikametgâhım olan Beykoz’daki evimde kalmak durumunda olduğum için cenaze ile birlikte gidemedim, eve gider gitmez kapıda vefalı dost Muhammed Keskin Hoca Efendi ile arkadaşlarını buldum, geceden beri beni bekliyorlarmış.

Ondan önce hastanede beni Fadıl Abi, Şeyhzade Kayıhan Efendi ve birçok arkadaş karşıladı, evde Muhammed hocalarla birkaç dakika görüşüp onlar beni Efendi Hazretleri’nin yanına beklediklerini söyleyerek ayrıldılar.

Bir-iki saat kadar uyudum, gece uyuyamamıştım, ondan sonra İsmailağa’dan Hasan Efendi, Mustafa Efendi, Mahmut Şevket Hoca, Tefsir heyeti geldiler, öğleden sonra akın başladı. Evin altındaki mescit ve kütüphane namazlarda doldu taştı, Rasul Hocam başta olmak üzere, Mehmet Talu Hoca Efendi, Metin Balkanlıoğlu Hoca Efendi, Tebliğ cemaatinin başında bulunan Seyfullah Vanlı Hoca Efendi, Mustafa Özşimşekler Hoca Efendi, şu anda sayamadığım daha birçok âlim, fâdıl kişiler taziyeye geldiler.

Sonra Seyyid İbrahim el-Ahsâî Hazretleri gelince büyük nimet hâsıl oldu. O arada devlet ricâlinden Başbakan Recep Tayyip Bey dahil birçok kişi aradı, telefonla görüşmek için izin olmadığından sadece özel kişilerle görüştürdüler. İkindiye kadar çok kişi, yüzlerce kişi taziyeye geldi, oradan cezaevine dönmeden Efendi Hazretlerim’i ziyaret etmek, öpüp koklamak ve duasını almak nasip olunca nimet tamam oldu elhamdülillâh!

Marifet Derneği bu görüşmenin videosunu internete atmış, kendilerine çok teşekkür ederim, tabi o mecliste daha birçok konuşma oldu ise de size lazım olan kadarını atmışlar, görüyorsunuz Efendi Hazretleri nasıl soruyor, istediğini söylüyor ve ne hikmetli sözler sarf ediyor. Rabbim o Yüce Ğavs’ı başımızdan eksik etmesin, yokluğunu göstermesin, dünyada himmetlerinden, âhirette şefaatlerinden mahrum eylemesin. Âmîn!

İyi günümüzde, kötü günümüzde, her halde, her yerde o yüce Mürşid bizi bırakmadı, himmetinden, duasından mahrum etmedi, onun nazarı ve himmeti üzerimizde olmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu?! Yunus Emre (Kuddise Sirruhû)bile Mevlana Hazretleri’nin nazarıyla yaşadığını ifade sadedinde:

“Mevlana Hüdavendgâr,     Bize nazar kılalı,

Onun görklü (güzel) nazarı,    Gönlümüz aynasıdır.

diyorsa ya biz neler demeliyiz?!

Şairin:

“Ana başta tac imiş,   Her derde ilaç imiş.

Bir evlat pir olsa da,    Anaya muhtaç imiş”

dizelerinde belirttiği üzere daima duasına muhtaç olduğum anamı hazin bir şekilde içeri girerken mevcut, çıktığımda yitik halde, bir var bir yok misali, Yunus (Kuddise Sirruhû)nun:

“Geldi geçti ömrüm benim,    Şol yel esip geçmiş gibi.

Hele bana şöyle gele,  Şol göz yumup açmış gibi”

buyurduğu vechile kaybettim, ziyanım çok, üzüntüm sonsuz, ama Rabbim’den dileğim beni de sizi de Yüce Mürşidimiz’in bekāsından mahrum bırakmamasıdır. Rabbim cümlemizi Ğavsımız Mahmut Efendi Hazretleri’nin tûl-ü hayatıyla metâlandırsın. Âmîn!

Yaşananları tescile devam edece olursam; cenazeyi defnedeceğimiz çarşamba günü adres olarak annemin İhlas Marmara’daki evini yazdırdığım için oraya geçtim, iyi ki annemi eve getirmişiz. Başı hocalardan, talebelerden, hatimlerden, dualardan boş kalmamış, birçok salih insan ziyaret etmiş, okumuş, ben de hatim duası yaptım, sonra annemin yanında cemaatle öğlen namazını kıldırdım. Annem hepsini duydu, çünkü hadîs-i şerîfte: “Ölen kişi kendini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, kimin taziyeye geldiğini, cenazesini kimin kıldırdığını, kimlerin tabutunu omuzladığını, kimin mezara indirdiğini, kimin telkin verdiğini hepsini bilir, sesleri duyar” hatta Buhârî hadisinde:

   «حَتّٰى إِنَّهُ لَيَسْمَعُ قَرْعَ نِعَالِهِمْ.»

“Ölü kendisini gömüp gidenlerin ayakkabılarının seslerini dahi duyar”buyruluyor. Böylece onların kendisini terk ettiklerine üzülür, vahşete yani yalnızlık hissine kapılır. Onun için definden sonra bir deve kesilip, parçalara bölüp dağıtılacak kadar mezarın yanında durmak ya da Bakara Sûresi okumak müstehap sayılmıştır, çünkü bu, ölüye ünsiyet yani “Başımı bekleyen var” hissi verir ama beni güneş batmadan cezaevine döndürecekleri için o bir saatlik süreyi kabrin başında geçiremedim, ne bîçareliğe tutuldum görüyor musunuz?!

Ama annemi en çok mutlu eden onun yanında yaptığım dua ve kıldırdığım namaz olabilir çünkü bunları işittiği hadîs-i şerîfle sabittir. Yani ruh, beden defnedilene kadar bedenini bırakmaz, definden sonra belinden yukarı kısmına girip, Münker-Nekîr’in suallerine cevap verir. Rabbim cümlemize o günde yardım eylesin, onları bize ahsen sûrette irsal eylesin, cevaplarına muktedir eylesin. Âmîn!

Cenaze evinde de gelen komşuların, akrabaların taziyelerini kabul edip saat 2.30 gibi Fatih Câmi-i şerîfine doğru yola koyulduk, yol boyunca namaz, zikir, dua ve bükâ nasip oldu. Saat 3.30 gibi Câmi-i şerîfin avlusuna vâsıl olduk, mâşâallah doldurmuşsunuz, hatta yolları bile taşırmışsınız. Avrupa’dan 1000 kişi gelmiş, sade Bursa’dan Ercan kardeşim 18 otobüs getirmiş. Bursa, Rahmetli Molla Dayı’nın evinde 30 sene evvel 10-15 kişiyle başlayıp bugün dahi binlerce kişiyle Külliye’de sürdürdüğümüz sohbet hakkını hakkıyla îfa etti, Rabbim hepsinden razı olsun.

Yurdun dört tarafından, Hatay’dan, Adıyaman’dan tut da Samsun, Rize dahil her yerinden gelen 10.000’lerce insan, bizden önceki cenazeye dahi medet olmuşlar. Avukat Fevzi Efendi daha sabah 11’de avluda bizim cemaatin dolu olduğunu aktardı, ben şehit Hızır Efendi Hocam ile Şehit Bayram Hoca Efendi ki Rabbim şefaatlerine nail eylesin, onların cenazelerinden sonra bu kadar kalabalık, bu derece duygu yüklü, bu kadar çok ağlayanı olan bir cenaze görmedim, Rabbim merhume anacığımı:

“De korkma Müslümanım,
Gönlün imanla dolusun.

İrtica İslam ise,
Başımın tacı olsun”

buyuran şehit Hızır Hocam’ın ve daima “Aşk bedel ister” diye diye canını davasına bedel veren şehit Bayram Hocamız’ın makamlarına tufeylî olarak da olsa ilhak eylesin, onun hakkında dört aydır evinden uzak, bir garip ve oğlundan ayrı mahzun bir halde vefat etmesi hasebiyle:

«مَنْ مَاتَ غَرِيبًا فَقَدْ مَاتَ شَهِيدًا.»

“Garip ölen şehit ölmüştür”hadîs-i şerîfinin müjdesini tahkik eylesin. Âmîn!

Nice zenginler, devlet ricali, meşhurlar öldüler ama böyle ihlaslı, hüzünlü ağlamaklı, şuurlu, bu kadar uzaklardan gelen bir cemaat görmediler, bu da anacağımın ihlas ve samimiyetinin en büyük eseridir, eceli gelmiş zaten ölecekti ama o ucuz gitmedi, pahalıya gitti, Rabbim ona murat ettiği mertebeyi demek böyle verecekti, en azından onu:

«مَنْ صَلّٰى عَلَيْهِ مِائَةٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ غُفِرَ لَهُ.»

“Cenaze namazını yüz kişinin kıldığı ölü bağışlanmıştır”hadîs-i şerîfinin müjdesine kesinlikle mazhar eyledi. Hem kaç tane yüz kişi, hem de kuru kalabalık değil, Ehl-i Sünnet şuurunda yüzlerce hâfız, âlim, fadıl, salih insan ve on binlerce kadın-erkek Müslüman cemaat. Rabbim bizlere de böyle mübarek cemaatler nasip eylesin. Âmîn!

Herkes cenaze namazını benim kıldırmamı, annemin öyle isteyeceğini söyleseler de Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şecereli torunu, parçası, âlim, salih bir zat varken ben nasıl öne geçeyim?! Ne acayip bir şey ki annem Seyyid İbrahim Hazretleri’ni 27 sene evvel İstanbul’a ilk geldiğinde Kumrulu Mescit’teki evimizde misafir etmişti, şimdi cenaze o mübarek zata nasip oldu.

Manevi cezbe ehlinden olan Abdülmetin Hoca Efendi’nin tezkiyesinde de herkesi aynı anda coşturacak ne acayip feyizler hasıl oldu. Hoca Efendi Cahit dedemin dostuydu, dedem de cezbe ehlinden çok gizemli biri olduğu için Metin Hoca Efendi onun yanına çok giderdi, ben bildim bileli dedemi bir kere dahi dünya kelamı konuşurken işitmedim, hep hikmetli konuşurdu.

Seyyid Hazretleri’ne çok yorulduğunu, terlediğini, mezara gelmemesini söyledimse de defne de teşrif ederek bizi şâd etti. Rabbim onu da, zürriyetini de, sevenlerini de iki cihanda şâd eylesin. Âmîn!

İlginç bir hadise de şöyle oldu; babam komutandan benim cenaze arabasına binmem için izin istedi ama benim seyrim ambulansta yazılı olduğu için buna müsaade edilemeyeceğini söyledi, ben de ısrarcı olmamalarını söyledim fakat cenazenin ardından öyle izdiham oldu ki ben canımı kurtarmak için en yakın yerde duran cenaze arabasına geçtim, komutan da yanıma geldi, ambulansı ne zaman sonra bulduksa da etrafımızdaki izdihamdan ambulansa geçmeyi komutan tehlikeli gördü, böylece annem beni mezara kadar bırakmamış oldu. İşleri Mevla’ya bırakırsak O her işi halleder, sebepli-sebepsiz halk eder.

“Hakk tecelli eyleyince işleri âsân eder,
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsan eder.”

Sonra tam defin esnasında Seyyid Hazretleri duaya başlayıp, merhume anneme, benim kurtuluşuma, Efendi Hazretleri’nin hizmetinde bulunanlara dualar ederken o sırada “Yâ Rabbi! Bu merhumeyi Fâtıma annemize komşu eyle” deyince, hem de bu dua Fâtıma annemizin neslinden olan bir zatın ağzından zuhur edince çok duygulandım ve 25 belki 30 sene evvelki bir duayı hatırladım.

Vefatından sonra çürümediğini cümle âleme izhar ederek ne büyük veli olduğunu ispat eden Hacı Salih Efendi Hazretleri’ni bir kere annemin evine yemeğe davet etmiştim, Efendi Hazretleri de hazır bulunmuştu, annem çok güzel zeytinyağlı fasulye yapardı. Hacı Efendi biraz yedikten sonra “Bunu kim yaptı?” diye sordu, ben annemin yaptığını söyleyince “Allâh-u Te‛âlâonu Fâtıma annemize komşu yapsın” diye dua buyurmuştu. Şimdi kabrinin başında hem de bir Seyyid’in lisanıyla aynı dua nasip olunca Hacı Salih Efendi Hazretleri’nin duasının kabule şâyân olduğunu yakînen anlamış oldum.

Kardeşlerim! Bundan sonra inşâallâh Receb-i Şerîf’in 21’inde her sene annemin, dedemin ve anneannemin bulunduğu, Fetih Ordusu’nun erleri olan Ni‛melceyş’den Sinân-ı Erdebîlî (Kuddise Sirruhû)gibi daha birçok velinin medfun olduğu o makamda yaz-kış demeden toplanalım ve dualar yapalım, bunu birbirimize hatırlatalım, Efendi Hazretlerimiz ile bir yerde bulunma gibi bir nedenle o gün bulunamasak bile Receb-i Şerîf ayında mutlaka toplanalım.

Birkaç hafta evvel size rüyamda dedemin bulunduğu makberede çok büyük velilerin yattığını gördüğümü yazmıştım ve bu yüzden kabristanı ziyarete müştâk olmuştum, tabi o zaman daha hapisteyken orayı ziyaret edeceğimi düşünememiştim. Zaten rüyada insana başına gelecek her şey gösteriliyor ama insan tâbiri doğru yapamayınca kaderin sırrına vakıf olamıyor.

Bu bahsin sonunu Efendi Hazretlerim’den çokça dinlediğim Yunus Emre Hazretleri’nin şu dizeleriyle bitireyim:

“Ey padişah-ı lem yezel,
Ey Kādir ü Hayy-ü Ezel,
Ey lütfu çok, kahrı güzel,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Hoştur bana Senden gelen,
Ya gonca gül yahut diken,
Ya bir hılat yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş.

Gelse cemalinden cefa,
Yahut cemalinden vefa,
İkisi de câna safâ,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”

Gerek ağlat gerek güldür,
Gerek yaşat gerek öldür,
Aşık Yunus Sana kuldur,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”

 

BAZI MÜHİM TEBLİĞLERİM

1)Bu gece tahliye olabilirim de olmayabilirim de, bu kesin değil, belki karar yarına kalabilir, siz bu geceden peşin hükümlü olmayın, eğer bugün ya da yarın tahliye olursam beni karşılayama Metris’e gelin, hiç tahliye olamazsam o zaman perşembe saat 6:30’da göndereceğim mektuplardaki beyanlara göre hareket edersiniz. Rabbim her birerlerimiz hakkında hayırlı kaza ve kaderler takdir eylesin. Âmîn!

2)Çoğunuz mektuplarınızda 10.000 liranız olmadığına hayıflanıyor ve “Bin, iki bin lira versek olmaz mı?!” diye soruyorsunuz, buna da bir çözüm bulup size bildiririm inşâallâh. Paranız çok yok diye üzülmeyin “Çok veren maldan az veren candan” demişler.

Geçenlerde beni ziyarete gelen bir cami kayyımı giderken 20 lira hesabıma yatırmış, akşam memur makbuzu getirince “Amma çok yatırmış, 20 lira da yatırılır mı?!” diye dalga geçti. Evet, bana sorsaydı “Yatırma” derdim, zaten durumu zorda, ama memura “Onunla alay etme, o en fazla 500-600 lira maaş alıyor, bakarsın onun hediyesi herkesi geçer” dedim, çok duygulandım ve bir kölenin cömertliğiyle ilgili kıssayı hatırladım.

Rivayete göre; sahabeden Abdullâh (Radıyallâhu Anh) sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti. Burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi,
köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi.

Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah (Radıyallâhu Anh) yaklaşıp sordu:

“Ey köle! Bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”

“İşte bu üç parça ekmek.”

“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”

“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”

“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”

“Oruç tutacağım.”

Bunun üzerine, Abdullah (Radıyallâhu Anh) köleye sahibinin evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı ve hem köleyi âzad etti, hem de hurmalığı ona hediye etti.

Cömertliğiyle meşhur Abdullah  (Radıyallâhu Anh)a kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatırdı. “Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek yedirmiş, sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini bahşetmişsin” dediklerinde, şu karşılığı verirdi: “Fakat o elindeki her şeyi verdi, ben ise elimdekinin bir kısmını.”

İşte mesele bu, mesele ihlas ve samimiyettir, nitekim kadının bir bakraç yoğurdu Süleymaniye Câmii’nden ağır gelmiştir, nakledildiğine göre; Kanuni Sultan Süleyman Hazretleri Süleymaniye Câmii’ni inşa ettirirken işçilere dışarıdan hiçbir şekilde yardım kabul etmemelerini tembihler. Maksadı caminin bütün masraflarını şahsen üstlenmektir.

Bir gece âlem-i manada caminin tartıldığını ve bir tas yoğurdun, o camiden daha ağır geldiğini görür. Ertesi gün hemen işçilerin yanına koşar. Onlara dışarıdan bir yardım alıp almadıklarını sorar. İşçiler hiçbir şekilde maddi yardım kabul etmediklerini ancak yakınlarda oturan yaşlı ve fakir bir kadının bir bakraç dolusu ayranı getirip kendilerine ikram ettiğini söylerler. Kanuni cennetmekân, kadını arayıp bulur. Kadının tek geçim kaynağı, birkaç keçiden sağdığı süttür. O sütü mayalamış, ayran yapıp cami inşaatında çalışan işçilere ikram etmiştir. Büyük padişah, meselenin ihlas meselesi olduğunu anlar ve sarayına döner.

Kanuni’ye göre o camiyi yaptırmak çok basit bir şeydir ve onu bir hamlede yaptırabilir. Fakat fakir bir kadının, orada çalışan işçilere hediye ettiği bir tas yoğurt, o kadın için çok önemlidir. Buradan Kanuni Hazretleri’nin ihlasının eksik olduğu manası çıkmaz, o da ihlaslıdır ama ihtimal o kadının ihlası daha çaplı olduğundan yoğurt camiden daha ağır gelir.

Sizlerin iyi niyetinizi çok iyi bildiğimden bu hizmetten mahrum olmamanız için bir çare bakıp size bildiririz inşâallâh.

3)Bu vesile ile cenazeden evvel beni rüyasında görüp ilerlemiş yaşına rağmen ziyaretime gelen Sultan Abdülhamid Hân’ın torunu Harun Osmanoğlu büyüğüme, onu bana getiren ve cenazedeki ses ve görüntü hizmetlerini tertip eden Capris şirketler grubu sahibi Fadıl Abim’e, cenazemden önce de ziyaretime gelen Şehit Bayram Hocam’ın parçası Mamudum’a, cenazede beni yalnız bırakmayan Efendi Hazretlerim’in kardeşi İsmail Hoca Efendi’ye, Efendi Hazretlerim’in ve Hızır Hocam’ın parçası Ali Haydar Hoca ile, Efendi Hazretlerim’in parçası, torunu Muhammed Fatih Efendi’ye cenazeye iştirak eden tüm âlim, fadıl zevata, uzaktan yakından katılan tüm cemaate, kadınına, erkeğine, küçüğüne, büyüğüne teşekkür ve dua eder, herkesin de duasını beklerim. İsimlerini tek-tek saymaya kalksam ciltlerle kitap edecek diğer kıymetli zevattan özürlerimi kabul buyurmalarını istirham ederim.

4) Geçen hafta cenazem sebebiyle size söz verdiğim bir hususu yazamadım, bu da mühim mesele, Bursa / Osmangazi’den yazan kızım benim teşviğimle Ahmet Hulusi ile televizyonlarda tasavvuf ve Mevlânâ yorumcusu olarak baş gösteren, İslamî geçinen kanallarda bile itibar gören Cemalnur Sargut adlı kadının insanı dinden çıkaran görüşlerini nakletmiş, ben de size naklediyorum. Aman Müslümanları uyandırın da biri bunlara kapılıp dinden çıkmasın. Bakın kızım neler yazmış:

“Hocam! Öncelikle bu kadın insanların sorduğu sorulara düz cevap vermektense eveleyip geveliyor ve kafa karıştırarak aralarda zehirli İslam dışı düşünceleri yayıyor. Saf milletimiz de ne dediğini anlamasa da yumuşaklığına kanarak ‘Vay be! Bu kadın bir Allâh dostu (sümme hâşâ)’ diyecek kadar bu kadına inanıyorlar.

Canım babam! Şimdi sana yazın hazırlayacağım reddiye kitabında daha geniş araştırma yapacağım için daha fazla kanıt sunacağım ama şu an az kanıtlarla çok şey anlatan deliller yazacağım:

a) TNT kanalında Ömer Çelakıl’ın sunduğu Hayatın Şifreleri isimli programdan:

Ömer Çelakıl: ‘Bir peygamber şöyle der: ‘İki tanrıya tapamazsınız, Allâh’a inanmak zorundasınız.’ Zaten bizim inandığımız Allâh ile Hristiyanların inandığı Tanrı da aynıdır’ deyince karşıda konuk olan Cemalnur Sargut ise: ‘Evet çok doğru. Ne kadar güzel söylediniz’ diyor.

b) TRT 1’deki Gülbence isimli programdan:

Cemalnur yine sevgiden, güzellikten bahsederken Gülben Ergen: ‘Hatta başka dinde olanlar da oruç tutmuyor, namaz kılmıyor ama biz onları seviyoruz’ deyince Cemalnur şöyle diyor:

‘Çok güzel söylediniz. Zaten Mevlânâ Hazretleri de: ‘Bütün dinlerde bu inanış vardır. Bütün dinlerdeki insanların taptıklarında ‘Yâ Rabb! Yâ Hayy!’ sesi geliyor. Hatta bir anımı anlatayım; Amerikalı çok arkadaşım vardır. Bir gün beni Budist tapınağına götürdüler, içeride fil görünümünde bir kadın heykelinin önünde saygı gösteriyorlar, öyle inanıyorlar ki çok güzeldi. Zaten onlar da Allâh’a tapıyorlar, sadece o heykelde Allâh’ı bulmuşlar, fark yok. Zaten dinler arasında fark yoktur. İslam hepsini kucaklar.

Tekrar affınızla bir anımı anlatayım. Yahudi bir arkadaşım var, kendisini çok ama çok seviyorum. Bir oğlu var, kendisi oğluna çok düşkündür. Bir gün araba oğlunu eziyor, oğlu hastaneye yatıyor, eve geliyorum bir de ne göreyim o kadın evde. Oğluna çarpan adamla oturuyor. Soruyorum ona ‘Neden hastanede değilsin?!’ diye, o da bana: ‘Bu şöför oğlumu yanlışlıkla ezdi, şimdi çok vicdan azabı çeker, onu teselli ediyorum. Bu başıma gelenler Allâh’ın imtihanıdır’ dedi. Bakın işte bu Yahudi arkadaşım benim için çoğu Müslümandan daha Müslümandır.’

c) Yaşasın İftar isimli programdan:

Programa mail yollayan Hollandalı bir kadın Cemalnur’u çok sevdiğini, onunla İslamı öğrendiğini ve sonra kapanmaya karar verdiğini yazıyor ve ekliyor ‘Kapandıktan sonra çok baskı gördüm, kocam beni istenmedi, hep dışlandım sonra da dayanamayıp açıldım. Şimdi aile yaşantım daha güzel ama düşünüyorum Allâh bana kızar mı? Yaptığım doğru mu? Hocamız Cemalnur Hanım açıklar mı?’

Cemalnur Sargut şöylece açıklık getiriyor: ‘Koca çok önemlidir, onların sözleri bizler için emir gibidir. Mutlulukta çok önemlidir, ben bu kadına daha ayrıntılı mail atacağım.’

Kendi sitesinden bulduğuma göre o kadına yolladığı mail şöyle: ‘Maddi, manevi ve ahlaki tesettürü uygulayan veya uygulamayan herkese hürmetim olduğunu söylemek istiyorum. Kur’ân’da yorumu o devrin din âlimlerine bırakılmış âyetlerle, üzerinde yorum yapılamayacak kat‛î emirler vardır. Demek ki devrin an‛ane, gelenek ve yapısı insanların tesettür anlayışı üzerine değişiklikler yapabilir. Ama insanlar kendilerini nasıl rahat ve huzurlu hissediyorlarsa öyle giyinmeliler ve her şeye rağmen ahlaki değerlerini kaybetmemeliler. En büyük tesettür kötü huyları örtmektir. Allâh onu herkese nasip etsin.’” Bu kadın hakkındaki alıntı burada bitti.

Görüyorsunuz bu kadın zaten kendi açık, ona göre konuşuyor. İman olmadan çarşaf giyinse de faydası olmayacağı malum. Buna çok kanan var. Kendisi Mevlevî şeyhiymiş gibi bazı Hristiyanlara da şeyhlik veriyormuş, zaten bu işler o kadar bollaştı ki almayanı dövüyorlar. Aman milleti özellikle kadınlar birbirlerini bunun fitnesine kanmasınlar diye uyarsınlar.

Ben geçen sene özel vizeyle yani vizelerin açık olmadığı dönemde umreye gitmiştim. Bu kadın özel vizeler alarak meşhur bürokratların, zenginlerin hanımlarını, belki yüzden fazla kadın-erkek milleti toplamış umreye götürmüş. Ben de bazı yanlışlarını duymuştum ama çok araştırmaya vaktim olmamıştı. Sonra bir de baktım, meğer aynı otelde kalıyormuşuz.

Adamın biri asansörde bana hürmet etti, hoşbeş etti ve sonra “Hocam bu akşam Cemalnur Hocamız’ın sohbetine gelir misiniz?” dedi, ben de ismi birden hatırlayamadım ama büyük bir veliymiş gibi söyleyince ben de erkek zannedip “Yeni geldim vakit bulamam ama sonra ziyaret ederim” dedim. Sonradan öğrendim, meğer bu kadınmış, tabi görüşmedim.

Hepimiz ölüp âhirete gideceğiz ne olur dinimize hizmet edelim. Bu proje uluslararası! Diğer dinleri hoş görme projesi. Buna karşı Müslüman halkımızı uyaralım. Geçen bir karikatürde Papa’nın: “Türkiye’de kanallar zaten bizden iyi misyonerlik yapıyorlar, millet de zaten Hristiyan olmuyor, boşuna masraf etmeyelim, oradaki personeli çekelim, bu işi tv kanallarına bırakalım” dediğini resmetmişlerdi.

Bu kadını Kanal 7’ye bağlı Ülke Tv’de âlimlerle, velilerle ilgili yapılan bir programda bile çıkardılar. Aman imanımıza sahip çıkalım. Allâh-u Te‛âlâ:

﴿إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْإِسْلَامُ﴾

“Şüphesiz ki Allâh nezdinde o (gerçek ve makbul) din ancak İslâm’dır.”(Âli ‛ImrânSûresi:19’dan)

﴿وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ﴾

“Her kim dîn olarak İslâm’dan başkasını ararsa, asla kendisinden (bu yanlış dîni de, diyâneti de) kabul edilmeyecektir”(Âli ‛ImrânSûresi:85’den) buyururken nasıl bütün dinler eşit olur?! Fil heykeline tapan nasıl Allâh-u Te‛âlâ’ya ibadet etmiş olur?! Bir Yahudi nasıl birçok Müslümandan iyi olur hatta daha Müslüman olur?!

Allâh-u Te‛âlâ:

﴿لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ﴾

“Yahudileri ve Hristiyanları (kendiniz için güvenecek, yardım edip yardım isteyecek ve ahbap gibi geçinecek) dostlar edinmeyin!” (MâideSûresi:51’den)buyururken nasıl bir Müslüman kâfir birini dost edinir. Bunların her biri insanı kâfir etmeye yeter de artar. Bir de hepsi birleşirse o zaman katmerli kâfirlik olur. Rabbim cümlemizi bu belalara düşmekten muhafaza eylesin. Âmîn!

Hanım kızım Ahmet Hulusi hakkında da şunları yazmış:

“Bu adam da İslamın bütün nişanlarını, ibadetleri kaldırıp ilimle, bilimle, maddeci bir takım terimler koyarak sümme hâşâ ibadetleri bu madde dünyasının olumsuz enerjilerinden kurtulmak için yapıldığını söyleyerek insanlaın kafalarını karıştırıyor ve insanları kâfir ediyor. Kendisinin kitapları tüm Bursa’ya ve daha nice yerlere bedava dağıtılıyor ve insanlar bu adama kanıyor.

a) ‘Dini Yanlış Algılamak’ kitabından;

‘İbadetler rıza kazanmak için değil, ikinci yaşamda kimse senden hesap sormayacak, bu ibadetleri fiziki fayda için ve cehennem olan güneşin çekiminden kaçabilmek için yapıyoruz.

b) Bir kitabında da ‘Beyin kendi ruhunu üretir’ diyor.

c) ‘Evrende sayısız dalga boyları katmanlarında, sayısız bilinç türleri vardır. Dünyamızda bu alt katmanlarda yaşayan bu canlı türlerinin bir kısmına da o devirde cin adı verilmiştir.’

d) Kitaplarında Allâh’dan bahsederken hep ‘Allâh diye işaret edilen’ ifadesi kullanılıyor. Örneğin ‘Dini Yanlış Algılama’ kitabının 41. sayfasındaki şu ifadesi: ‘Biz bu yolda yapacağımız çalışmalarda ne ölçüde beynimizin kullanılır kapasitesini geliştirirsek o kadarıyla Allâh adıyla işaret edilenin özelliklerini varlığımızda buluruz. Ona erer, onu fark ederiz.’

e) ‘Hazreti Muhammed Neyi Okudu’ isimli kitabının 106. sayfasından; ‘Hadislerle sabit olan cehennemlik kabir ehlinin, cehennemi ve zebanileri görme olayı dahi güneşin ruh boyutunda algılanması sebebiyledir.’

f) ‘Dini Yanlış Algılamak’ kitabının 55-57. sayfalarından:

‘Allâh insanın dışında, ötesinde ve hatta bu var gördüğümüz varlıkların dışındave ötesinde tapınılacak birTanrı değildir!Allâh’ın ehad oluşunu şayet iyice idrak edersek, basîretle görürüz ki, bir Allâh, bir de yanı sıra kâinat gibi iki ayrı yapı mevcut değildir.

Yani bir Allâh var, bir de âlemler mevcut değil! Başka bir deyişle, bir içinde yaşadığımız âlemler, kâinat mevcut; bir de bunların ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir Tanrı mevcut anlayışı, tümüyle bâtıldır!’”

Görüyor musunuz bütün Kur’ân âhiret muhasebesinden bahsederken nasıl hesap inkar edilebilir?! Allâh-u Te‛âlâ:

﴿اَلرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي﴾

“Ruh (hiçbir ana madde bulunmaksızın, sadece) Rabbimin (‘Meydana gel’) emrinden (yaratılmış olan şeylerden biri)dir” (İsrâSûresi:85’den)buyururken nasıl beyin ruh üretebilir?!

Allâh-u Te‛âlâ:

﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾

“Ben, cinleri ve insanları (hiçbir hikmetle değil,) ancak (ve ancak Beni tanısınlar ve) Bana (hakkıyla) kulluk et(mekle mükellef edil)sinler diye yarattım” (Zâriyât Sûresi:56) buyururken cinlere nasıl “Dalga boyları” denilir?! Elektrik hatlarına ibadet farz olur mu?!

Allâh-u Te‛âlâ: 

﴿إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾

“Güneş (sarık gibi) dürüldüğü (ve ışığı giderildiği) zaman” (Tekvîr Sûresi:1)buyurarak kıyamet günü cehennemin dürüleceğini beyan ederken, hadîs-i şerîflerde “Güneş dürülüp cehenneme atıldığı zaman uçsuz bucaksız çöle atılan bir ceviz kadar kalacağı” bildirilirken ve cehennemin şu anda mevcut olduğu birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bildirilmişken cehennem nasıl güneşten ibaret sayılır?!

“Ayrıca Allâh-u Te‛âlâbaşka, âlemler başka bir şey değil” sözü ne ağır bir söz! Allâh-u Te‛âlâKendisinin âlemlerin Rabbi olduğunu bildiriyor. Buna göre Kendi Kendinin mi Rabbi olacak?! Bir laf konuşuyorlar ama nereye gideceğini hesap etmiyorlar. Aslında bu adamlar bile bile saptırıyorlar. Zavallı halk ise oyunu fark edemiyor. Bu laflar insanı dinden imandan eder. Aman halkı uyandıralım.

Bakın her yerde bu adamın kitabını bedava dağıtıyorlar. Reha Muhtar gibiler köşelerinde daima bunlardan alıntı yapıyorlar. Rabbim size kuvvet versin de bu bâtılların mumlarını söndürelim.

İşte bu adam, Hayrettin Karaman, Yaşar Nuri ve Bayraktar Bayraklı gibilerin daha cahil olup kabak gibi açık veren versiyonu. Hepsinin ortak yönü yeni bir şeyler konuşma adına dini tahrif, dini kolaylaştırma adına hükümleri değiştirme ve böylece milleti dinden imandan etme faaliyetinin üyeleri olmaları. Halbuki yeni yorumlara ne gerek var?! Büyüklerimiz bize her şeyi dosdoğru bildirmişken sapmaya, saptırmaya ne gerek var?!

Şair ne güzel söylemiş:

“Yüzyıllardır ulemâ içinde böylesi yok.
Yeni nazil olmuyor, yeni yorum ise çok.
Yeni yorumlar için acep var mı ihtiyaç?!
İhlassız ilim ile olur mu hiç ictihat?!

Bazısı gıdalanmış, Mısırlı reformistten,
Bazısı besleniyor nefse mağlup sofistten,
İçlerinde var imiş Muun’un yoluna tâbi,
Yorumlar zehirliyor tanışanı bittabi.

Bilinen tefsirlere yeni yorum yapmayın.
Selefin verdiği manalardan sapmayın.
Farklı manayı hâvi yorumlar çoğalırsa,
Yeni nesil şaşırır, yorum bize kalırsa.”

Bakın bu şiirde Hayrettin Karaman gibi Mısırlı mason Abduh’tan ilham alanlar, Cemalnur gibi Amerika’daki Muun tarikatıyla irtibatı olanlar kastediliyor.

Rabbim cümlemizi böyle yanlışlara düşmekten muhafaza buyursun. Âmîn!  

5) Kıymetli kardeşlerim! Malumunuz vechile; âhiretten haber almanın tek çaresi salih rüyalardır. Ben de anacığımın vefatından sonra bir müjdeci rüya bekliyordum, nihayet salı günü babam ziyaretime geldi ve “Gözlüklü Ahmed Efendi aradı, hanımı kıymetli Peçeli Ayşe Hocamız’ın çok değer verdiği bir hoca hanım işraktan sonra anneni bal mumuyla mumyalanmış olarak görmüş, ona halini sorunca ‘Burada bana en yüksek mertebeyi verdiler’ diye cevap vermiş” diye anlattı.

Elbette çok gören olmuştur, ama bana ulaştıramazlar, mektuplar da birikti, onlarda kim bilir ne müjdeler vardır ama yüzlerce mektubu cenaze haberinden beri okuyamadım, ben de bir müjde bekliyordum elhamdülillâh bu muradım hasıl oldu, gören kişi de önemli, bu insanlar haramlardan son derece sakınan, takva sahibi, tarikat dersleri kazaya kalmayan kişiler, onun için itibar ettim, Rabbim bu müjdeyi görenden, gönderenden, getirenden ve siz dinleyenlerden razı olsun. Âmîn!

Ben mumyalanmış görünmesini şehâdet makamının kazandırdığı cesedin muhafazası manasına yordum, en yüksek mertebeye ulaştırılması Rabbimin fazl-u keremidir, dilediğine verir, bu işler ilim ve amelle kazanılmaktan öte niyetlere bağlıdır, annemin niyeti, azmi, duaları bütün ümmeti kaplamıştı, Çeçenistan, Bosna, şimdi Suriye benim dua ettiğim her İslam beldesi için, 40 yıldır değişmeyen Filistin sorunu için rahmetli dedem de, o da çok ama çok ağlayarak sabahlara kadar dua ederlerdi, hele dedemin her gece hilafsız 2 saat sadece duası vardı, ismen dua ederdi, gece 1’de kalkarsan tabi ki teheccüde de, tarikat derslerine de, duaya da vaktin kalır.

Annem de onun terbiyesi ile yetiştiği için özellikle de onun vefatının ardından geçen son altı senedir bu vazifeyi deruhte ediyor, dua ordusu gibi çalışıyordu, ben kendi hizmetlerimi kabûle şayan görmüyorum ama eğer onlarda da bir mükâfat varsa, bu kadar insanın hidayeti ve öğrenip amel ettikleri elbette vâlidem olması hasebiyle annemin mizanına konacaktır.

Evvelki gün babamın anlattığına göre 9 ocak 2012 tarihinde yani benim evimin basıldığı 9 aralık 2011 tarihinden tam bir ay sonra annem sapasağlam bir şekilde benim ziyaretime gelişinin ardından bir süre sonra Seyyid İbrahim el-Ahsâî Hazretleri’ne gitmiş, herkesi dışarı çıkarmış ancak kardeşlerim kalmış, Seyyid Hazretleri ki dünya çapında rukye yani kuvvetli nefesiyle mâruf bir zattır, hepsini teker teker okumuş, annem oradan ayrılırken bir zuhurat görmüş, o esnada“Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in, Cebrâil (Aleyhisselâm)ın ve Efendi Hazretleri’nin refakatinde Ahmed ve ben miraca çıkartıldık, bana ‘Buradan öte geçiş yok, varılacak en yüksek mertbeye çıktınız’ denildi” diye bağırmış sonra da o halin ağırlığına tahammül edemeyerek bayılmış, su ile yüzünü yıkayarak ayıltmışlar.

Ben bunu yeni duydum, kardeşlerimden de sağlamasını yaptım, aynen böyle olmuş, annem o günden sonra hastanelik olmuş ve vefatına götüren süreci yaşamış.

Şimdi bunu duyunca bu hoca hanımın rüyasında geçen “Bana en yüksek mertebeyi verdiler” sözünün manasını daha iyi anladım, demek o mertebe kendisine Seyyid Hazretleri’nin huzurunda verildi sonra da zaten dört aydır yemeden içmeden tamamen kesildi, serumlarla yaşıyordu, bir de sürgün ishal onu tertemiz etti ve eritti, sonunda balmumu gibi Rabbine kavuştu, gözlerine dayatılan miraca yani merdivene kuş gibi uçtu, -Rabbim nazardan muhafaza buyursun- bir hafta sonra hafızlığını itmam edecek olan kızımın anlattığına göre annem yıkanırken o kadar hafifmiş ki sanki kendi kendine dönüyormuş, bir gün evvel doktorlara “Günlerdir beni bezlerle siliyorlar, banyosu olan bir odaya geçsem de yıkansam” demiş ama nasip olmamış, Saliha insanlar onu tertemiz yıkayıp Rabbine uğurlamışlar, Rabbim makamını mübarek eylesin, bütün hayırlarımızdan ruhunu haberdar ve hissedar eylesin. Âmîn!

6)Bazı kardeşlerim annemin çarşaf giyip giymediğini merak etmişler, merhume anacığım çarşaf giyiyordu, beni de cezaevinde ziyarete çarşafla geldi, medyaya yansıyan resmi benim haberim dışında bir yeğenim vermiş, o resim ev içinde çekilmiş, haberim olsa verdirtmezdim, tabi elim kolum bağlı, bu kadar oluyor. Rabbim anacığımın da sizin geçmişlerinizin de, Âdem ve Havvâ Aleyhimesselâma varıncaya dek bizi doğurmuş olan cemi müminin ve müminâta, müslimîn ve müslimâta rahmet eylesin, kabirlerini nur eylesin, azabı olanlar var ise azaplarını def-u ref‛u izâle eylesin, Nebisi Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ve ondan önce geçmiş bütün enbiyâ ve evliyâ hürmetine Rabbim kabirlerini, makamlarını geniş eylesin, darlıklarına yetişsin, salih amellerini kabirlerinde kendilerine enis ve yoldaş eylesin, kabirlerinden kalktıklarında defterlerini sağ ellerinden îtâ eylesin, mizanlarında hasenatlarını teskîl eylesin, Sırat’ı şimşek gibi geçip, geçtiğini bilmeden geçmeye ve hesapsız, azapsız duhûl-ü  evvelin ile cennât-ı ‛âliyâtına idhâl eylesin. Âmîn!

Kıymetli kardeşlerim cenaze münasebeti ile evvelce düşündüğüm tertipler iptal oldu, inşâallâh tahliye olursam haftaya perşembe akşamı sohbette buluşuruz. Daha önce görüşmeye çalışmayalım. Rabbim hayırlara muvaffak eyleyip şerlerden emin eylesin. Âmîn!

 

 

Facebook da Paylaş Paylaş  
27.09.2012 Perşembe Mektup
26.Numaralı Mektup
19 Temmuz 2012 - 25. Numaralı Mektup
11 Temmuz 2012 - 24.Numaralı Mektup
04 Temmuz 2012 - 23.Numaralı Mektup
28 Haziran 2012 - 22.Numaralı Mektup
21 Haziran 2012 - 21.Numaralı Mektup
14 Haziran 2012 - 20.Numaralı Mektup
07 Haziran 2012 - 19.Numaralı Mektup
31 Mayıs 2012 - 18.Numaralı Mektup
SOHBETLER SORU CEVAPLAR